Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Hafif yağmur
7°
Ara
Damga Röportaj Türkiye örnek bir ülke

Türkiye örnek bir ülke

MHP 13. Dönem MYK üyesi Gökhan Türkeş Öngel Türkiye ekonomisi, enflasyon ve genç işsizlik konularında Damga’ya özel açıklamalarda bulundu. Bir takım sistemsel hataların olduğunu ifade eden Türkeş; alınan sıkı para politikalarıyla 2026 sonu 2027 başlarında enflasyonun düşebileceğini söyleyerek “Türkiye ekonomisi üretim tecrübesi olan, üretim kabiliyeti olan örnek bir ülke” diye konuştu.

Okunma Süresi: 10 dk

MHP 13’üncü Dönem Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Royal Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Gökhan Türkeş Öngel Türkiye’deki enflasyon, genç işsizlik ve ekonomi üzerine dikkat çekici açıklamalar yaptı.

Hem siyasetin hem de Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu gibi kurumlarla iş dünyasının tam ortasında yer alıyorsunuz. Türkiye ekonomisinin genel gidişatını nasıl yorumluyorsunuz? 

Öncelikle Türkiye ekonomisini biz gelişmiş ve az gelişmiş ekonomiler gözlüğüyle değerlendirirsek; Türkiye ekonomisi üretim tecrübesi olan, üretim kabiliyeti olan örnek bir ülke diyebiliriz. Ama gelişmiş ülkelerle mukayese ettiğimiz zaman birtakım sistemsel sorunları konuşabiliriz. Nedir peki durum? Sayın Maliye Bakanımızın almış olduğu tedbirlerle sıkı para politikası yansıyor. Bunun 2026 sonu 2027 başı gibi hane halkına ve tüccara, tacire, sanayiciye yansıyacağını düşünüyorum. Dolayısıyla hareketli bir, bu durağan dönemin sonunda hareketli bir dönem bekliyoruz. Bizim beklentimiz iş dünyası olarak bu. Fakat Türkiye'de bir de aşılması gereken, yani bu krizlerin tekerrürünü önlemek için aşılması gereken birtakım problemler var. Biz genelde olayları ve insanları konuşuruz, maalesef aydınlarımız da bu tavırda. Daha çok sistemi konuşmakta fayda var. Baktığınız zaman gelişmiş ülkelerin veya gelişmesini tamamlamış ülkelerin geçmişte sıkıntılar yaşamasına rağmen (ki savaştan çıkan ülkeler vardır, buna Almanya, Güney Kore örneği verebiliriz, Japonya örneği verebiliriz) bunlar savaşlarda gerçekten ekonomileri derdest olmuş, sıkıntı yaşamış ülkeler. Ama buna rağmen çok kısa bir dönem sonunda kolektif hamleyle birtakım şeyleri aşmışlar. Tabii bu Çin örneğini de verebiliriz arzu ederseniz. Dolayısıyla bizim şu andaki Türkiye'deki durağan ekonomik yapımızın 2027'de daha rahat, daha sürdürülebilir hale geleceğini umuyoruz, bekliyoruz.

Türkiye'de ekonomik toparlanma hangi koşullarda mümkün olur? Yapısal olarak ne değişmeden bu döngü kırılmaz?

Elbette ki birincisi şu; kolektif motivasyon olmadan hiçbir ülkenin sürdürülebilir kalkınmayı, kesin kalkınmayı sağladığına şahit olamadık. Ne demektir bu? Yani uçtan uca ülkede bir motivasyon gerekir. Bu motivasyon da sistemle alakalıdır. Yani siz 5 yıl, 10 yıl, 25 yıl, 50 yıl, 100 yılınızı planlamadıysanız eğer ekonomik olarak ki ekonomik olarak planladığınız zaman zaten sağlığı planlıyorsunuz, eğitimi planlıyorsunuz, istihdam meselesini planlıyorsunuz böyle bir planlama yapıp halkın da umumiyetle halkınızı buna ikna edemiyorsanız eğer krizler maalesef sizi 3 yılda bir, 5 yılda bir, 10 yılda bir gelir böyle kapınızı çalabilir. Bu çok şaşılacak bir durum değil. Belki siyasetin işi bu değil, siyasetin bir görevi vardır, genelde işte bir statüko vardır o statükoyu muhafaza eder. Bu da dünyadaki siyaset böyledir. Yani bunu başka türlü bir verebilmek doğasında bu var. O zaman demek ki aydınlarımızın, akademisyenlerimizin bu anlamda öncü olması gerekiyor. Ekonomiyi çok yönlü boyutlarıyla ele almaları gerekiyor. Elbette ki biz şimdi şahısları tartışıyoruz. Eğer sistem yoksa bir yerde veya sistemde bir eksiklik varsa isterseniz dünyanın en dürüst insanını getirin, IQ'su en yüksek insanını getirin; ama sistem yoksa bunu sürdürmesi çok mümkün değil. Bizim aslında konuşmamız gereken mesele kişileri değil, sistemi tartışmamız gerekir. Yani bugün Çin eğer dünya ekonomisine hakimse, 100 yıllık planını "100 yıllık Çin muhasebe planı" diye planları vardır. Buna tüm akademisyenler, siyaset de tabii buna uymak durumundadır. Kesin bağlayıcıdır yani bu 100 yıllık plan. Bu plan doğrultusunda 30 yıllık plan geçmişini diyebiliriz, yani 35 yıl geçmiş üzerinden 35 yılda dünyaya hakim bir hale geldiler. Demek ki plan program dahilinde her şey mümkün.

Dış dünyadaki krizler Türkiye'deki vatandaşın cebini neden bu kadar doğrudan etkiliyor? Kendi kendimize yeten bir ekonomi için kritik eksiklik nedir?

Mesela bizim şirketimiz önce yereldi sonra ulusal oldu, sonra global birtakım çalışmalar yaptık. Aslında siyasete girme sebeplerimden birisi de budur. O global ekonomi içerisinde emperyalizmin nasıl bir sistematik içerisinde çalıştığına şahit oluyorsunuz. Türkiye ekonomisi veya gelişmiş, az gelişmiş ülkelerin ekonomileri aslına bakarsanız büyük oyun kurucularının da elindedir. İstedikleri zaman bir ülkeyle ilgili ekonomik istikrarı bir süre devam ettirebilirler, daha sonra bu istikrarı bozabilirler. Bunun ana sebebi şu: Demin de ifade ettiğim gibi sisteminiz yoksa, kolay manipüle edilen bir sisteminiz varsa bu sistemi mutlaka yerinden oynatırlar ve başka bir yere doğru evrilirsiniz. Bunun, halk da bunu şöyle düşünür. İç dinamiklerle olduğunu çoğunlukla düşünür ama iç dinamiklerle bu olmaz. Ama bunun nedeni iç dinamiklerdir. Yani bu sarsılma iç dinamiklerle çok gerçekleşmez, nedeni şu: İç dinamiklerinizde eğer sizin kırılgan bir yapınız varsa, siyasal sisteminiz varsa dış olaylardan etkilenmeniz çok muhtemel. Gayet tabii ki çok daha kolay. Onun için hep ısrarla ifade ettiğim şey şu: Özellikle global yapıyı bildikten sonra ve emperyalizmin çalışma sistematiğini bildikten sonra o zaman diyorsunuz ki "Evet muhkim bir sistem olmalı. Bu sistem hiçbir şahsa göre, hiçbir siyasi bakışa göre değişmemeli." O zaman halk da yarınla ilgili zaten kaygısız. Biliyor ki devletin değişmeyecek olan muhkim bir sistemi var, halkla manipüle edilmiyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz, gördük işte Arap Baharı vesaire falan gibi halk manipüle edildi. Niye? Halk yarınla ilgili kaygılı olduğu için, o andaki sisteme güvenmedikleri için, inanmadıkları için veya inanmamaya yönlendirildikleri için. Çoğunlukla aslına bakarsanız halk kitlelerine doğru şeyler ifade edilmez, verilmek istenen mesaj verilir.

 

 

Gıda enflasyonunu bitirmemiz lazım 

İş dünyası maliyetlerden, vatandaşsa alım gücünden şikayetçi son günlerde. Siyaset ve iş dünyasının kesiştiği noktada duran bir isim olarak bu iki kesimi de memnun edecek o orta yol sizce nereden geçiyor?

Türkiye'de enteresan bir enflasyon sistem var. Özellikle gıda harcamaları konusunda. Benim memleketim Kars. Kars'ta hayvancılık yapılır, tarım ve hayvancılık. Orada baktığımız zaman ciddi bir hayvansal azlık söz konusu. Burada tabii her devlet yine dediğim gibi o planlama o kadar önemli ki... Hani Almanlara örnek veriyorlar ya, Almanlar bir işi 10 saat planlar 1 saatte yapar; işte biz 1 saatte yaparız ama işte onu 20 saatte düzeltmeye uğraşırız falan gibi. Bu o kadar önemli ki; şimdi devletimiz teşvik veriyor ama bu teşviklerin biz bir dönem Sayın Devlet Bahçeli'nin arzusuyla böyle bir araştırma yaptık, %78 teşvikler doğru kullanılmıyor, doğru yere gitmiyor. Oysa devletin cebinden çıkan bir teşvik var. Burada nasıl bir yapı gerekir? Öncelikle gıda enflasyonunu bizim bitirmemiz lazım. Gıda enflasyonunun yansımaları var. Düşünün, özellikle biz marka değeri yaratmadığımız için, marka değeri inşa etmediğimiz için bugün iş gücü, yani insan gücüyle yapılan işlerle sizi mukayese ederler. Mısır'da 120 dolardır işçilik, Bangladeş'te 200 dolardır işçilik. Bizde 1000 dolar seviyesinde; yan haklarıyla vesaire yeme içme, evlere intikallerini sağlayan servislerimiz vesaire gibi. Şimdi bu durumda işverenin önündeki büyük yük, işçilik maliyetleri çok arttı, görece olarak rekabetten koptu. Bakıyorsunuz sizden 27.000 lira alan asgari ücretli bir arkadaşım, bugün ücret semtlerinde 25.000 liraya kiraya bulmakta sorun yaşıyor. Maalesef böyle bir dengesizlik var, bunu yürekten yaşıyoruz. Özellikle memurlarda büyük şehirlerde kalmama gibi bir olgu söz konusu.

Sektör fark etmeksizin en büyük sorun nitelikli insan kaynağı. Sanayici ve iş insanı yetenekli gençleri Türkiye'de tutmak için onlara maaş dışında ne vadetmeli? 

Ana sıkıntı şu: Türkiye'de hatta yine bizim bir teşkilatımızın istemiş olduğu bir çalışma var, "Geleceğin Ekonomi Vizyonu" çalışmasında ben hocalarımızla birlikte görev aldım. Orada bize verilen başlık da istihdam konusuydu. Orada şunu söyledik: Türkiye'deki işverene şu sorulmalıdır; sizin 5 yılda ihtiyacınız olan insan kaynağı nedir, öngörünüz nedir, 10 yılda nedir? Siz bunu eğer tasnif ederseniz o zaman gerçekten ihtiyaç duyduğunuz insan kaynağını da üniversiteleriniz sağlar.220 üniversiteyle övünebilirsiniz, doğru bir yaklaşımdır ama somut olarak aslında size sıkıntı olarak yansır. Neden? Bir kere 4 yılını alıyorsunuz gencin, aldınız ama mezun olduğu üniversitenin Türkiye'de karşılığı yok. Ne yapacaksınız? İşsiz adam mutsuzdur. Bir mühendislikten mezun oldu, mühendis olarak iş bulmak ister ama öyle bir istihdam alanı yok. Başka bir yerde de şu an içinde bulunduğumuz durum biz örneğin bir enjeksiyon ustası bulmak için hakikaten çok ciddi sıkıntı yaşıyoruz çünkü böyle bir şey yok. Ve ücretleri de yüksektir bunların; yani 100.000 - 150.000 TL'den bahsediyorum bugünkü rakamlarla. Böyle bir personel bulmakta sıkıntı yaşıyorsunuz ama mühendislik fakültesinde mezun bir kardeşimiz asgari ücretle gidip herhangi bir AVM'de tezgahtar olarak çalışabiliyor. Emektir, hepsine saygı duyuyorum ama uzun vadede sosyolojik olarak problem yaratabilir. Yani bizim önce şunu yapmamız lazım. Tasnif etmemiz lazım, bizim 5 yıl, 10 yıl, 20 yılda hangi insan kaynağına ihtiyacımız olacağını. Burada müsaade ederseniz bir şey daha söyleyeyim. Üniversitelere gittiğimiz zaman gençlerin işte "Biz bu ülkeden gitmek istiyoruz" gibi böyle bir eğilimlerini de görüyorum. Onlara diyorum ki ben de o jenerasyondayım o zaman size diyorum ki katarak uzun vadede size gelecek kuşaklar, evlatlarınız, çocuklarınız ya annem babam ne yiyormuş da bize yaşayacağı bir ülke seçmiş diye sizi takdir etmeyecekler. Mesele şu tüm zorluklarına rağmen bu ülkeyi yaşanabilir ülke haline getirebilecek miyiz? Onu başarabilirsek eğer o zaman bizi çok takdir edecekler. Annemiz babamız ülkesini terk etmemiş ama sıkıntılı süreçten bu ülkeyi, insanların diğer sahil ülkelerinin vatandaşlarının da gelip yaşamayı arzu ettikleri ülke haline getirmişler.

Sonuçta biz bunu daha önce yaptık Kurtuluş Savaşı'nda, fabrikalar açıldı Atatürk sayesinde. Yani o savaşın, yıkıcı bir savaşın etkisinden çıkmış bir ülke yeniden küllerinden doğdu. Bu daha önce yapıldı, bence en büyük bize bir motivasyon kaynağı da bu olmalı.

 

Çin masası kurulmalı 

Ortadoğu arasındaki ticaret koridorları yeniden şekilleniyor. Türkiye de biliyorsunuz jeopolitik olarak kritik bir noktada duruyor. Türkiye bu yeni ekonomik haritada sadece bir köprü mü olacak yoksa oyunun kuralını oynayan ana aktörlerden biri haline gelebilir mi? 

Özellikle Çin'e Amerika ve Avrupa'nın ambargo koyduğu bir yerde Türkiye gerçekten durumu konjonktürel olarak iyi değerlendirebilirse bir ticaret merkezi, üretim üssü haline gelebilir. Hinterlandımızda bizim 1 milyar iş gücü var. Bu iş gücünü biz üretime entegre edebiliriz. Ama eğer bunu doğru planlayamazsak dediğiniz gibi bir köprü haline gelebiliriz. Aşağı yukarı 10 yıldır şunu söylüyorum; her gittiğim yerde, zaman zaman üniversitelere gidiyoruz. Onlardan etkileniyorum, onlarda muhtemelen işte bir sohbet esnasında bizim yaptıklarımızla ilgili bir değerlendirmeler yapıyorlardır. Çin masası mutlaka Türkiye'de kurulmalıdır, Avrupa masası mutlaka Türkiye'de kurulmalıdır. Çünkü Çin siyasi, bürokrasi üretim, diplomatik ilişki kabiliyetini çok geliştirdi. Şu anda Afrika'da güvenilir ülkeler sırasında Çin ilk sırada, Türkiye ve Rusya ikinci ve üçüncü sırayı aldı. Böyle bir Çin var, yumuşak bir el de geliyor ve o bizi eğer bir geçiş, sadece bir geçiş güzergahı haline getirirse durum sıkıntılı. Çünkü o zaman Avrupa'yla da karşı karşıya kalırsınız, Avrupa sizin üretmiş olduğunuz her ürüne mesafeli bakabilir. Onun için bunun mutlaka önlemini alın, planlanırsa eğer... Hep planlanıyor mu? Spesifik çalışmalar var ama bunun bir devlet politikası haline getirilmesi gerekir. Bunun herkes tarafından bilinmesi gerekir, halka da entegre edilmesi lazım. 

 

Gençlere iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Özellikle gençlere bu anlamda mücadeleden kaçmamalarını öneririm... Kıymetli gençlere, insanlarımıza kümülatif yanlış giden bir şey varsa hayatlarında ilk eleştiriyi kendilerine yapsınlar. Öz eleştiriyi çok önemsiyorum, dürüstçe açık olmayı çok önemsiyorum. Bu olduğu zaman başarının da gelebileceğine kanaatindeyim.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *