Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı az bulutlu
15°
Ara

Toprağın hafızası vardır; insan unutur doğa unutmaz!

YAYINLAMA:
Toprağın hafızası vardır;  insan unutur doğa unutmaz!

Kıymetli okurlar,

Ülkemizin gündemi o kadar hızlı değişiyor ki yaşadığımız acıları, karşılaştığımız felaketleri ve bu felaketlerden çıkarmamız gereken dersleri ne yazık ki çok çabuk unutuyoruz. Her şiddetli yağmurun ardından meydana gelen sel ve taşkınlar, sular altında kalan yollar, dere yataklarında inşa edilmiş yapıların karşı karşıya kaldığı tehlikeler ve en acısı, kaybettiğimiz insanlarımız… Birkaç gün konuşuyor, üzülüyor, yaşananları tartışıyoruz. Ardından yağmur diniyor, sular çekiliyor, gündem değişiyor ve bütün bu yaşananlar insan hafızasının derinliklerinde kaybolup gidiyor.

Oysa insan unutur, toprak unutmaz. Biz unutsak da doğa kendi işleyişini sürdürmeye devam eder.
Bir zamanlar dere olan yerlerin üzerine yollar yapıyoruz. Suyun doğal akış güzergâhlarına binalar inşa ediyor, vadileri dolduruyor, yağmurun toprağa süzüldüğü alanları betonla kaplıyoruz. Sonra şiddetli bir yağmur yağdığında, suyun neden sokaklarımızı doldurduğunu, neden evlerimizi bastığını ve neden aynı acıları tekrar tekrar yaşadığımızı sorguluyoruz. Oysa asıl sormamız gereken soru şudur: Biz doğanın işleyişini gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi ihtiyaçlarımıza göre değiştirebileceğimizi mi düşünüyoruz? Bir dere yatağının üzerini kapatabilirsiniz. Bir vadinin doğal görünümünü değiştirebilir, üzerine yollar ve binalar inşa edebilirsiniz. Ancak o bölgenin jeolojik geçmişini, topoğrafyasını ve suyun doğal hareketini yalnızca beton dökerek ortadan kaldıramazsınız.

Çünkü su, yerçekiminin ve arazinin belirlediği koşullar altında hareket eder. Yeterli yağış oluştuğunda geçmişte suyun toplandığı alanlar yeniden taşkın tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Biz dereyi unuturuz, ama suyun o havzadaki doğal hareketi bizim unutmamızla değişmez. İşte bu nedenle şehirlerimizi planlarken yalnızca bugünü değil, geçmişi ve geleceği de birlikte değerlendirmek zorundayız. Jeolojik ve hidrolojik verileri dikkate almadan verilen her yapılaşma kararı, gelecekte karşılaşabileceğimiz riskleri artırabilir.

 

Yıllarca kamuda Jeolojik Analiz Uzmanı olarak görev yapmış bir mühendis olarak özellikle vurgulamak isterim ki proaktif yaklaşım, yalnızca afet yönetiminde değil, hayatın her alanında esas alınmalıdır. Bir felaket yaşandıktan sonra müdahale etmek elbette önemlidir. Ancak asıl başarı, felaket meydana gelmeden önce riskleri öngörebilmek, bilimsel veriler ışığında gerekli tedbirleri almak ve olası can ve mal kayıplarını önleyebilmektir. Mühendislik yalnızca ortaya çıkan sorunlara çözüm üretmek değil, sorunlar ortaya çıkmadan önce tehlikeleri tespit edebilme ve önleyici tedbirler geliştirebilme sorumluluğudur.

Ne yazık ki ülkemizde çoğu zaman olaylar yaşandıktan sonra harekete geçiyoruz. Oysa dere yatakları, taşkın havzaları, heyelan riski taşıyan bölgeler ve yapılaşmaya ilişkin jeolojik tehlikeler önceden araştırılabilir, haritalandırılabilir ve gerekli önlemler planlanabilir. Bir yüksek jeoloji mühendisi olarak özellikle altını çizmek istediğim bir diğer husus da şudur: Bir yapının güvenliği yalnızca betonunun sağlamlığıyla değil, bulunduğu zeminin ve çevresindeki doğal koşulların doğru değerlendirilmesiyle de ilgilidir. Özellikle eski dere yatakları, alüvyon alanlar, dolgu bölgeleri ve yüksek yeraltı suyu seviyesine sahip zeminler ayrıntılı biçimde incelenmelidir. Bu alanların tamamının yapılaşmaya elverişsiz olduğunu söylemek bilimsel açıdan doğru değildir. Ancak gerekli jeolojik, hidrojeolojik ve geoteknik araştırmalar yapılmadan güvenli kabul edilmeleri de doğru değildir.

Somut adımlar atmamız lazım

Buradan başta yerel yönetimlerimiz olmak üzere merkezi idareye, ilgili kamu kurumlarına, meslek odalarına ve bütün vatandaşlarımıza bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Birinci adım: Şehirlerimizin taşkın hafızasını ortaya çıkaralım. Geçmiş yıllara ait hava fotoğrafları, eski haritalar, jeolojik ve hidrolojik veriler birlikte değerlendirilerek eski dere yatakları, doğal drenaj güzergâhları ve taşkın alanları güncel biçimde haritalandırılmalıdır. Bu haritalar yalnızca kurum arşivlerinde kalmamalı, vatandaşların da erişebileceği şekilde yayımlanmalıdır.

İkinci adım: Riskli alanlarda yapılaşma kararlarını bilimsel verilerle yeniden değerlendirelim.
Yeni imar planlarında taşkın tehlikesi ve zemin koşulları belirleyici olmalıdır. Mevcut yapılaşmanın bulunduğu riskli bölgelerde ise öncelik sıralaması yapılarak gerekli mühendislik önlemleri, kullanım kısıtlamaları ve gerektiğinde güvenli alanlara taşınma seçenekleri değerlendirilmelidir.

Üçüncü adım: Yağmur suyunu yalnızca uzaklaştırmaya değil, güvenli biçimde yönetmeye odaklanalım. Uygun bölgelerde yağmur bahçeleri, geçirgen yüzeyler, geçici su tutma havuzları ve kontrollü depolama sistemleri yaygınlaştırılmalıdır. Bu uygulamalar, zeminin geçirgenliği ve yeraltı suyu koşulları dikkate alınarak projelendirilmelidir. Böylece yağışın yüzey akışına dönüşme hızı azaltılabilir, altyapı üzerindeki yük hafifletilebilir.

Dördüncü adım: Dere koridorlarını koruyalım, daraltılmış akış kesitlerini inceleyelim. Dere yataklarını daraltan dolgular, yetersiz menfezler, köprü geçişleri ve suyun akışını engelleyen müdahaleler teknik olarak gözden geçirilmelidir. Uygun yerlerde doğal taşkın alanlarının korunması ve dere koridorlarının iyileştirilmesi öncelik olmalıdır.

Beşinci adım: Her ilçede öncelikli taşkın risk noktalarını belirleyelim. Belediyeler, ilgili kamu kurumlarıyla iş birliği içinde geçmiş su baskınlarını, altyapı kapasitesini ve nüfusun maruziyetini değerlendirerek riskli noktaları belirlemelidir. Hangi noktada hangi önlemin, hangi kurum tarafından ve ne zaman alınacağı kamuoyuna açıklanmalıdır.

Altıncı adım: Erken uyarıyı sahadaki hazırlıkla birleştirelim. Meteorolojik uyarılar, taşkın tehlikesi bulunan mahalleler için anlaşılır bilgilendirmelere dönüştürülmelidir. Özellikle bodrum katlar, alt geçitler, dere kenarları ve su baskınına açık ulaşım güzergâhları için tahliye ve ulaşım planları önceden hazırlanmalı, düzenli tatbikatlar yapılmalıdır.

Yedinci adım: Yapılan çalışmaları ölçelim ve kamuoyuna hesap verelim. Her yağıştan sonra yalnızca hasar tespiti yapılmamalı; hangi önlemlerin işe yaradığı, hangi noktaların yeniden su altında kaldığı ve hangi eksikliklerin giderileceği de değerlendirilmelidir. Kurumlar, belirledikleri hedeflerin gerçekleşme durumunu düzenli olarak kamuoyuyla paylaşmalıdır. Çünkü ölçülmeyen risk doğru yönetilemez; takip edilmeyen tedbir ise zamanla unutulur. Bu öneriler yalnızca İstanbul için  değil, ülkemizin sel ve taşkın tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bütün yerleşimleri için önem taşımaktadır.

İstanbul’a yağmur yağdı…

Sokaklar suyla doldu, hayat bazı bölgelerde durma noktasına geldi. Yağmur dindiğinde sular çekilecek, yollar yeniden açılacak ve günlük yaşam kaldığı yerden devam edecek. Peki, biz yine unutacak mıyız? Yoksa bu defa bilim insanlarını, mühendisleri, yerel yöneticileri ve vatandaşları aynı çözüm iradesi etrafında buluşturabilecek miyiz? Artık her felaketin ardından aynı soruları sormak yerine, bir sonraki felaketten önce doğru cevapları üretmek zorundayız.

Afetlerden sonra gösterilen gayret kadar, afetlerden önce ortaya konulan bilimsel irade de hayati önem taşır. Çünkü kaybedilen zamanı telafi edebiliriz, yıkılan yapıları yeniden inşa edebiliriz; ancak kaybettiğimiz insanları geri getiremeyiz. Benim çağrım açıktır: Her belediye risk haritasını ortaya koysun, her ilgili kurum sorumluluğunu belirlesin, her önlem bir takvime bağlansın ve sonuçlar kamuoyuyla paylaşılsın. Bir sonraki yağmurun ne zaman yağacağını kesin olarak bilemeyebiliriz. Ama o yağmura ne kadar hazırlıklı olduğumuz, bugünden vereceğimiz kararlarla değişebilir.

Ve son olarak… Toprağın hafızası vardır. İnsan unutur, doğa unutmaz. Öyleyse biz de unutmayalım; bilimle öngörelim, zamanında önlem alalım, insan hayatını koruyalım.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *