Enflasyon ve gerçek maaş...
Bugünlerde kadim dostlarımdan Sezai Sami, Hızır (Hıdıl) gibi imdadıma yetişmekte. Kendisi “iktisat” eğitimi almış ve bu konuda birçok araştırma ve makalesi var. Yine de kendisine iktisatçı/ekonomist demiyor. Çünkü bunca eğitim ve öğretim alıp gerçekleri dile getirmeyen, üretici ve emekçinin yanında olmayan, ama kendisine bu “sıfatları” yükleyen “şahıslar” var. Bunları görünce dayanamadı eline kalemi aldı yazdıklarını bana ulaştırdı.
“ Bugünlerde ülke ekonomisinin yönetim katında olan “şahıslar” yetkilerini/konumlarını biliyor ve bu temelde yönetiyor. Yıllardır ekonomi yönetiminde bulunanlar borç almadan, takas ya da kısa vadeli borçla ekonomi yönetimini beceremiyor. Ekonominin toplumsal yaşamla iç içe olduğu gerçek. Yaşamımızı ikame ettiğimiz “mavi” gezegen yani dünyamız egemen hâkim güçlerin tahakkümü altında. Neresine giderseniz gidin mutlaka kayıt, sorgu, güvenlik, yargı ve para ilişkileri birbirine benzemekte. Toplum güçlü güçsüz, mülkiyetli mülkiyetsiz, sömüren sömürge, çalışan çalıştıran, işveren işçi olarak kalıplara ayrılmış.
Devlet ve kurumları nerede olursa olsun her zaman güçlünün, mülkiyet sahibinin, sömürenin, çalıştıranın ve işverenin yanında olmuştur. Kendisine adaletli ya da adil sıfatını yüklese de tarafı her zaman bellidir. Adliye yapılarında “adalet mülkün temelidir”, maliye yapılarında “vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” yazılı. Neden bu yazılar var ve neden kimse bunu sorgulamıyor. Derdi olan kim mülkü olmayan, derdi olan kim kazancını vergilendiren, derdi olan kim alın terinin emeğinin sahibi. Dertli yurttaş hakkını, özgürlüğünü ve alınteri yani emeğini bilip sahip çıkıyor mu, işte sorun burada.
Geçen yüzyılın başında büyük bir savaş yaşandı, güçlüler, egemenler, sömürenler, çalıştıranlar kendi aralarında pazar paylaşım savaşına girdiler. Ekonomik bunalımı silahla çözmeye çalıştılar nafile. Onlarca insan ölüp sakat kaldı, evleri yıkıldı göçe zorlandı. Bu durumdan ders almayanlar tekrar büyük bir savaşa girişti. Bu ikinci büyük pazar paylaşım savaşı yine binlerce insanın ölümü, sakat kalması sürgün ve göç yaşadı. Doyumsuzluk, sahip olma içgüdüsü, mülkiyet hırsı hiç bitmedi iktidara sahip olan onun nimetlerini çıkarı için kullandı. En küçük memurundan en büyüğüne, seçilmişinden atanmışına “bal tutan parmağını yer” diyerek ne adil oldular ne kazançlarının vergisini verdiler.
Birileri dün olduğu gibi günümüzde de “denge” kelimesini yuvarlayıp tekrar gündeme getirmekte. Ekonomide ve toplumsal yaşamda dengeyi sağladığını ifade edenler “pembe” bir tablo çizmekte. Kurulu sistemin hangi dönemi olursa olsun hiçbir zaman onların belirttiği gibi toplumsal yaşamda bir “denge” olmamıştır. Olduğunu ifade ettiği “pembe” tablo bile dengenin dengesizliğini (suni dengeyi) alenen gösterir.
Kurulu sistemin yönetici ve sözcüleri kendilerini olduğundan farklı göstermeye devam etmekte. Gerçeği yansıtmamak, pembe tablo çizmek ve göz boyamak saklanan bir şeyin varlığını belirtir. İstedikleri kadar sözlerini güzel seçse de ortaya çıkardığı eserin altında gerçek yatıyor. Mısır “piramitleri” devasa görünmekte ama onun yapımında çalışanların kölelik gerçeğini gizleyemiyor. Picasso'nun Guernica tablosunu İspanya diktatörü bile beğenmiş. Oysa Picasso'nun yaptığı tablo Franko yönetiminin Guernica katliamını anlatır. Kurulu sistemin yetkilileri yaptıklarının neye mal olduğunu hesaplamadıkları gibi beğendikleri de kendi söylediklerine hiç mi hiç uymamakta. Kendini “ressam” diye tanıtan 12 Eylül darbecisi ve ekibi onlarca insanın idam ve işkence ile ölmesine ve sakatlanmasına, binlerce insanın yargılanmadan tutuklu kalmasına, milyonlarcanın gözaltı, sorgu ve fişlenmesinin sorumlusu olduğu gerçeğini unutturmuyor. Ne kadar allayıp pullasa da icraatları somut gerçekler ortada; “mızrak çuvala sığmıyor”.
İçinde yaşamımızı idame ettiğimiz dünya ve kara topraklar, toplumsal yaşamımızın yüzyıl gerçeği ve günümüz. Bilebildiğimiz tarihten bugüne çok zaman geçti, üretim, üretim aletleri ve güçleri, eğitim, ulaşım ve haberleşme teknolojinin gelişimiyle kendine toplumsal biçimler yarattı. Hemen hepsi kendi içinden çıktı, bir öncekini eski diye kenara koyarken onun öz niteliğine yeni içerik yükledi. Yine de kurulu sistemin bir parçası olarak devam ediyor.
Sistem içinden kim gelirse gelsin hep bir öncekini eleştirip aynısını yapmaktan başka bir şey yapmıyor. Sistem egemenlik, mülkiyet ve bencilliğin tavan yaptığı sömürünün daha da karakterize olduğu günümüzde “gerçekler” unutturulmakta. Toplumsal yaşamda insan evladına kader deyip yani boyun eğmeyi yönetimin saç ayağını oluşturan “ilmiye, kalemiye ve seyfiye” telkin etmekte, bazen de aba altından sopa göstermekte. Bir de göz boyamak için basit tedbirler ve uygulamalarla geçiştirilip unutturulmak alıştırılmak istenmekte.
Kurulu sistemin iktidarı ve ona uygun muhalefeti günü kurtarmak ya da basit tedbirlerle temel sorunları geçiştirmekte. Temel sorun bireyden topluma, ekonomik, sosyal, eğitim, sağlık temelinde olmak üzere eşitsizlik ve güvensizlik başat konumdadır. Sorun ekonomik bunalımı çözmek yerine yurttaşa gıda, yakıt, giyim ve benzeri yardım biçiminde yapılmakta. Bu yardımlarda haneye giren gelirin yüzdelik oranının altında olursa, bir de kendine yakın ise almakta. Palyatif ekonomik tedbirlerle kalıcı bir çözüm olmadığı gibi daha büyük biçimde geri döneceği bir gerçek.
Geçici tedbirler kısa süreli ötelenen sorunlardır. Enflasyon, işsizlik, üretimin düşmesi, ülke parasının değer kaybetmesi, gelirin eşit paylaşılmaması, ithal malların daha da pahalılaşması sistemin yapısal sorunu olarak karşımıza çıkmakta. Sadece çalışan emeği ile geçinen değil küçük ve orta işletmeler bile ticari ekonomik çarkını döndürememekte. Geçici vergi indirimi ya da öteleme ileri süreçte daha yüksek vergi olarak karşısına çıkmakta. Bunun yanında döviz kuru ve kıymetli madenler ne kadar baskı altında tutulsa da kaynakların tükenmesiyle, kurun daha sert yükseleceği bir gerçek.
Bugünlerde özellikle “OVP” adını sıkça duymaktayız. Ekonominin yönetiminde, Merkez Bankasının başında “iktisat” okumuş ve bu konuda yeterli uzmanlığı bilinen kişiler var. Kurulu sistemin yapısal sorunları yüzyıllardır var. Bunun çözümünü tabii ki birden çözemez ama bir gerçek var ki sorunun ne olduğunu kesin bilmemiz gerekir. Çirli Mehmet Dayının ( Ali İbrahim'in babası) memleketi Gürün’de “kısa boyluya fodur, saçı olmayana kel” denir. Yani bir şeyi ya da sorunu kesin net biçimde tarif edilir. Ya sorun vardır ya da yoktur. Sorun kesin olarak tarif edip çözülemiyorsa “başka bir çözüm” bulunmalı. Fakat kurulu sistem buna izin vermez. Yöneticiler buna “palyatif” tedbirlerle çözmeye çalışır.
Dünden değil bugünden bakarak sorunu dile getirelim. Yılın yarısında devletin belirlediği enflasyon %30 civarında. Gerçekte 50 civarında olduğu bilinmekte. İthalat girdileri özellikle akaryakıt yılbaşından bugüne geldiği seyri biliyorsunuz. Yakıta zam pardon “güncelleme” domino etkisiyle hemen her şeyin fiyatı artırmakta. Tek artmayan çalışanların ücret ve maaşları sayısal olarak artmış olabilir doğru fakat gerçek değerde artış sağlanmamış.
İktisadi açıdan 100 sayısı bir değeri temsil eder. Bunu ABD “doları” ve ülkemiz para birimi “Lira” ile karşılaştırırsak eşit olmayacağını herkes bilir. Ülkede enflasyon devlet kurumlarının açıklamalarına bakarsak devamlı az gösterilmekte. Gerçekte yaşanan yurttaşın hissettiği ise onun iki katı olduğu alenen görülmekte. Devlet açık veren bütçeyi kısmak için bildik uygulamayı gündeme alır; özellikle kamu çalışanları ve emeklilerin maaş artışlarını kısıtlar, enflasyonu düşük gösterir ve asgari ücret düşük tutulur. Enflasyonun altında zam aslında gizli bir maaş/ücret kesintisi olup bu doğrudan sermaye güçlerine para aktarımı olur ki yoksullaşma devlet eliyle daha da resmileşmiştir.
Verilen ve verilecek olan zam sayısal olarak yüksek olsa da yoksulluğu ve yoksunluğu kalıcılaştırmakta. Birileri "buna üzülmeyin özellikle emekliler maaş aldığı bankadan “yüksek promosyon” (!) alacak denilmekte. Bunun yanında hane bireylerinin eve giren resmi maaş düzeyinin altında olursa gıda ve giyim yardımı" yapılacağı söylenmekte.
Bu bile kurulu sistemin ne kadar içinden çıkılamaz bir durumda olduğunun resmidir. Yöneticiler yönetememekte, yönetilenler ise kendi aralarında birlik olamamakta, hatta yönetilen birileri yönetime taze kan vermeye gönülden razı. Varın gerisini siz düşünün.”
Not; Sezai Sami’nin yazısını paylaşırken gazetemizin yazı işleri sorumlusu Anıl Boduç’a ayrı bir selamı var.