Geleceği yeniden yorumlamak
Dünya, yapay zekayı, bilimi, teknolojiyi ve insanlığın geleceğini tartışırken; Türkiye hala siyasal ahlak, demokratik kültür, toplumsal kutuplaşma ve geçmişten taşınan sorunlarla mücadele ediyor.
Siyasetin giderek değerlerden uzaklaşıp kişisel hesapların, makam mücadelelerinin ve dar grup çıkarlarının alanına dönüşmesi toplumdaki güven duygusunu aşındırıyor.
İktidarıyla muhalefetiyle bütün siyasal yapıların kendilerini sorgulaması gereken bir dönemden geçiyoruz.
Özellikle muhalefetin, toplumun önüne yalnızca iktidara yönelik eleştiriler koyması yeterli değildir. Muhalefet aynı zamanda nasıl bir Türkiye istediğini açık, tutarlı ve güven veren bir şekilde anlatmak zorundadır. Kendi içinde alan kapma yarışından çok birlikte mücadeleyi esas almalıdır.
Artık ülkenin enerjisini dar ulusalcı yaklaşımlara, bitmeyen parti içi kavgalara, kişisel ikbal hesaplarına ve toplumun gerçek sorunlarını gölgeleyen siyasal çekişmelere harcama zamanı değildir. Türkiye'nin, terörün bir daha gündemimizi belirlemediği; barışın, hukukun, özgürlüklerin ve demokratik değerlerin toplumsal yaşamın doğal zemini haline geldiği yeni bir döneme ihtiyacı vardır.
Muhalefetin kendi sorunlarıyla boğuştuğu, siyasette güven duygusunun aşındığı ve kimi zaman en temel insanlık değerlerinin dahi ikinci plana itildiği bir süreçten geçiyoruz. Böylesi dönemler yalnızca siyasal kurumların değil, toplumun ve bireylerin de kendileriyle yüzleşmesi gereklidir.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, hayatı yeniden yorumlamak ve geleceğe hangi değerlerle yürümek istediğimizi yeniden düşünmektir.
Geleceği doğru kurgulamanın yolu; daha fazla demokrasi, herkesin ihtiyacı olan adalet, daha güçlü hukuk, daha fazla vicdan, özgür düşünce ve insan onurunu merkeze alan bir siyasal anlayıştan geçmektedir. Türkiye'nin yarını, geçmişin korkularını büyüterek değil; ortak aklı, barışı ve demokratik değerleri cesaretle büyüterek kurulabilir.
Artık başka bir Türkiye'yi konuşmak zorundayız.
Terörün ve şiddetin bir daha ülkenin temel gündemlerinden biri olmadığı, insanların kimlikleri üzerinden birbirine düşmanlaştırılmadığı, farklılıkların tehdit değil toplumsal zenginlik olarak görüldüğü bir Türkiye'yi inşa etmek durumundayız.
Siyasetin korku üretmek yerine umut ürettiği, devletin yurttaşına kuşkuyla değil hukukla yaklaştığı, insanların düşüncelerinden dolayı birbirlerini ötekileştirmediği bir Türkiye'yi öncelemeliyiz.
Çünkü Türkiye'nin geleceği, geçmişin korkularını sürekli yeniden üretmekle kurulamaz.
Dar statik bakışların, kimlik siyasetinin, sürekli düşman üreten anlayışların ve toplumu kamplara bölen dilin artık bu ülkeye kazandıracağı fazla bir şey kalmadığını görmek gerekiyor.
Bir ülkede insanlar sürekli “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” diye ayrılıyorsa, orada ortak gelecek duygusu zayıflamaya başlar.
Türkiye'nin önünde hala çok büyük bir potansiyel bulunmaktadır. Genç nüfusu, tarihsel birikimi, coğrafi konumu, ekonomik kapasitesi ve kültürel çeşitliliği bu ülkenin en büyük zenginliğidir.
Ancak bütün bu potansiyelin gerçek bir güce dönüşebilmesinin bir şartı vardır; Demokratik değerleri toplumun ortak zemini haline getirmek.