Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
21°
Ara

Mağduriyet, merhamet ve siyasal meşruiyet (I)

YAYINLAMA:
Mağduriyet, merhamet ve siyasal meşruiyet (I)

Mağdur olan ve sokak diliyle söylersek “mağdur edebiyatı yapan” siyasette kazanır şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Hatta bugün iktidarda olanların seçim kazanmaları da kimi çevrelerce sıklıkla buna bağlanır. Sürekli mağduriyet anlatıyorlar demek ki halk buna inanıyor ve oy veriyor şeklindeki söylemlere mutlaka denk gelmişsinizdir. Ne var ki bu düşünce eksik, hatta yanlıştır. Çünkü bu yorum, toplumun mağduriyetle kurduğu ilişkiyi anlamaktan oldukça uzaktır.

Her şeyden önce mağdur olmak ile mağduriyeti gidermeye talip olmak arasında ciddi bir fark vardır. Mağduriyet, tek başına siyasal meşruiyet üretmez aksine çoğu zaman siyasal başarısızlığın ve yetkisizliğin en önemli nedenlerinden biridir. Toplum mağduriyeti tanır, mağdura acır ama mağdur olana yetki vermekte çoğu zaman isteksiz davranır.

Toplum nezdinde mağdur, her zaman olmasa da genellikle merhamet duygusuyla karşılanır. Ne var ki söz konusu merhamet, eşitlik temelinde kurulan bir ilişki değildir. Merhamet duygusu yapısal olarak hiyerarşiktir. Merhamet eden ile merhamet edilen arasında adeta ast-üst ilişkisi şeklinde kalıcı bir güç asimetrisi oluşur. Bu nedenle merhamet duygusu ve onun somut pratikleri mağduriyeti ortadan kaldırmadığı gibi bilakis mağduriyeti yönetilebilir ve sürdürülebilir kılmaktadır.

Söz gelimi kamusal alanda uzun yıllar dışlanmış bir inanca mensup olmak ya da etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğramak, toplumsal vicdanda bir karşılık yaratabilir, fakat bu karşılık siyasal yetkilendirmeye nadiren dönüşür. Bu gruplar kimi zaman nefret ve öfke duygularına maruz kalırken kimi zaman da “incitilmemesi gereken”, “hassas” ya da “özel olarak korunması gereken” özneler gibi görülür. Yani nefret ve/veya merhamet duygusuyla da olsa tanınırlar ama tam da bu nedenlerle yetkilendirilmezler.

Benzer bir durum sınıfsal mağduriyetlerde de karşımıza çıkar. Yoksulluk, işsizlik ya da güvencesizlik geniş bir merhamet söylemi üretirken, bu söylem çoğu zaman bir hak talebi ve kolektif mücadele zemini olarak örgütlen(e)mez. Çünkü sorun bir eşitsizlik meselesi olarak ele alınmaz. Böyle bir anlayışta yoksulluk ortadan kaldırılması gereken toplumsal bir sorun olmaktan çıkar ve bireysel kader ya da hayırseverlik meselesine indirgenir. Hak yerini hayra bıraktığında kaçınılmaz olarak eşitsizlik de normalleşir ve görünmez olur. Bu durumda yoksul, karar alan veya sözü dinlenen bir özne olarak değil desteklenen, kollanan, kısaca “bakılan” biri olarak konumlandırılır. 

Gündelik hayatta bu ilişki tarzını açıkça gözlemlemek mümkündür. Yoksul birine eski kıyafetlerin verilmesi, sofradan artan yemeğin paylaşılması, sadaka ya da zekat yoluyla yapılan yardımlar yahut devletin ve belediyelerin sosyal yardım uygulamaları ilk bakışta birer dayanışma jesti gibi görünse de aslında bu pratikler mağduriyet halini daha da kronikleştirmektedir. Yardım eden özne güçlü, merhametli ve koruyucu konumunu pekiştirirken; yardım alan kişi edilgen, muhtaç ve bağımlı bir pozisyona yerleşir.


Bu yaklaşımda mağdur, toplumsal tahayyülde eksik, yetersiz ya da korunmaya muhtaç bir özne olarak konumlandırılmıştır. Bu konumlandırmada mağdur karar alabilen bir aktör olmaktan uzaktır. Mağdur kendi adına söz söyleyen bir fail yerine, hakkında hüküm verilen ve kendisi hesaba katılmadan temsil edilen bir nesneye indirgenmiştir. Böyle bir yaklaşımda mağduriyetin aşılması zaten mümkün değildir. 

Buraya kadar çizdiğim çerçeve, siyasal alandaki mağduriyet söylemlerinin neden sınırlı bir etki ürettiğini de gösterir. Sürekli mağduriyet üreten bir dil, toplumda kalıcı bir güven ve yetkilendirme hissi oluşturmaz. Çünkü siyasal meşruiyet yalnızca acıya, yoksunluğa ya da geçmişteki haksızlıklara dayanmaz, asıl olarak gücü temsil etme ve yönetme kapasitesine yaslanır.

Toplum mağdura acır fakat yetkiyi mağdur olan(lar)a değil, mağduriyet karşısında pozisyon alan aktör(ler)e verir. Dolayısıyla siyasette belirleyici olan mağdurun kendisi değildir. Mağdur adına konuşan, onu koruduğunu ve bunu kararlı bir güç diliyle ifade eden figür siyasal temsilin merkezine yerleşir. Gündelik dilde bu figür çoğu zaman “mazlum babası” olarak adlandırılır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında bu figürü, bir tür “koruyucu-otorite” ya da “temsili güç aracısı” olarak tanımlamak mümkündür. Bu aktör, mağduriyetin sembolik sermayesini sahiplenir fakat mağduriyetin yükünü üstlenmez. Merhameti güçle, şefkati otoriteyle birleştirir. Bunu öfkeli bir dil, yüksek ses ve kararlılık eşliğinde yaptığında ise toplumun desteği daha da artar.

Sonuç olarak siyasal güven, mağduriyetten değil mağduriyet üzerinde kurulan sembolik iktidardan beslenir. Toplum mağdura acır ama yönetme yetkisini acıyı temsil edenlere değil, acıyı yönetebileceğini ve gerektiğinde masaya yumruğunu vurabileceğini gösterenlere verir.


 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *