Çocukları ne Kadir’e teslim etmeliydik ne de okul kapısında kaybetmeliydik
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Okullarımızın güvenliği önceliklerimizin en başındadır” dedi. Doğru. Buna kimsenin itirazı olmaz. Ama bu cümle tek başına yetmez. Çünkü çocukları sadece okul kapısında koruyamazsınız. Bir çocuk okulun önünde vuruluyorsa da bir başka çocuk yıllarca kapalı kapılar ardında istismara uğruyorsa da ortada aynı acı gerçek vardır: Bu ülke çocuklarını zamanında koruyamıyor.
Erdoğan, ana muhalefeti ramazan etkinlikleri üzerinden eleştirip “fırsat kolluyorlar” diyor. Oysa önce dönüp “Nerede hata yaptık?” diye sormak gerekir. Çünkü çocuk bazen okul yolunda, bazen evde, bazen bir telefon ekranında, bazen de “emanet”, “manevi eğitim”, “hizmet” gibi sözlerin arkasında kaybediliyor.
Bugün okul güvenliğini konuşuyoruz. Kamerayı, polisi, giriş çıkışı, okul çevresini tartışıyoruz. Bunlar gerekli. Ama eksik. Çünkü mesele okul duvarında başlayıp bitmiyor.
Meselenin bir ayağı da tarikatlar ve kapalı yapılar. H.K.G. davası bu ülkenin yüzüne çarpılmış en ağır dosyalardan biri oldu. O dosya artık sadece baş harflerden ibaret değil. Kadir İstekli adıyla hafızaya kazınan bu karanlık dosya, bir çocuğun nasıl korunamadığını gösterdi. Orada sadece bir fail yoktu. Susanlar vardı, görmeyenler vardı, görüp üstünü örtenler vardı. En kötüsü de bir çocuğu yetişkinlerin karanlığına teslim eden düzendi. Unutanlara hatırlatalım: Bu mesele, 6 yaşındaki bir çocuğun evlendirilmesi meselesiydi.
Ebeveyn devlete güvenebilmeli
İşte bu yüzden çocuk güvenliği sadece bir asayiş meselesi değildir. Bu, doğrudan devletin denetim ve siyasetin sorumluluk meselesidir. Çocukları korumak, olay olduktan sonra sert cümleler kurmak değil, olay olmadan önce riskli alanları kapatmaktır. Yurt, apart, kurs, dernek, vakıf, cemaat evi… Adı ne olursa olsun, çocukla temas eden hiçbir yapı denetim dışı kalamaz.
Türkiye’de en büyük yanlışlardan biri de burada yapıldı. Bazı yapılar dokunulmaz görüldü, bazı ilişkiler siyasi konfor uğruna sorgulanmadı. Çocuğun üstün yararı ise geri plana itildi. Oysa çocuğu koruyamayan devlet, en temel görevini yapamamış demektir. Çocuğu koruyamayan siyaset de inandırıcılığını kaybeder.
Tarikatlar ve cemaatler bu başlığın dışında tutulamaz. Burada mesele inanç değil, çocuk hakkıdır. Dini referans taşıyan hiçbir yapı denetimden muaf olamaz. Çünkü çocuk söz konusu olduğunda kimsenin ayrıcalığı olamaz.
Bugün okul kapısındaki tehlikeyi konuşurken kapalı kapılar ardındaki tehlikeyi görmezden gelemeyiz. Biri açık alandaki ihmalin, diğeri kapalı alandaki çürümenin sonucu. Ama ortak nokta aynı: Çocuk yine korunamamış oluyor.
Bu yüzden artık açık konuşmak gerekiyor. Çocukları sadece saldırgandan değil, saldırgana alan açan boşluktan da koruyacağız. Sadece suçludan değil, suçu görünmez kılan sessizlikten de koruyacağız. Sadece okul kapısında değil, hayatın her alanında koruyacağız.
Çünkü bu ülkede çocukları ne Kadir’e teslim etmeliydik ne de okul kapısında kaybetmeliydik.
Atatürk, çocuklara “Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz” diye seslenmişti. O hâlde mesele nettir: Çocuğu korumak, memleketin yarınını korumaktır.