Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
10°
Ara

İran'ın yenilgisi ve yeni emperyalist düzen:

YAYINLAMA:
İran'ın yenilgisi ve yeni emperyalist düzen:

Abd- İsrail Ekseninde Bölgesel ve Küresel Hegemonya

İran’ın bu savaşta yenilgiye uğraması, yalnızca bir rejim değişikliği ya da devlet kapasitesinin zayıflamasıyla sınırlı bir sonuç üretmeyecektir. Bu durum, bölgesel güç dengelerinin ötesine geçerek Orta Doğu, Afrika, Avrasya ve Avrupa’yı kapsayan geniş bir coğrafyada güç dağılımının yeniden şekillenmesine yol açacaktır. Başka bir ifadeyle, İran’ın sistem dışına itilmesi, çok katmanlı bir hegemonya düzeninin inşasını hızlandıracaktır.
 Orta Doğu’daki güç dengesi belirgin biçimde ABD-İsrail lehine kayacak bölge ülkelerinin ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılık düzeyleri artacak; dış politika manevra alanları daralacaktır. Bu durum, klasik ittifak ilişkilerinden farklı olarak daha hiyerarşik ve merkezî bir bölgesel düzenin oluşmasına zemin hazırlayacaktır.
Bölgesel güvenlik mimarisi de bu dönüşüme paralel olarak yeniden yapılandırılacaktır. İsrail merkezli bir güvenlik düzeninin kurumsallaşması ve Abraham Antlaşmaları’nın genişletilerek daha kapsayıcı bir ittifak sistemine dönüştürülmesinin önü açılacaktır. Bu genişleme, yalnızca diplomatik normalleşme değil, aynı zamanda askeri, istihbari ve teknolojik entegrasyonu da içeren çok boyutlu bir güvenlik ağının oluşumunu sağlayacaktır.
Afrika Boynuzu özelinde Somaliland’ın konumu kritik hâle gelerek, lojistik üs, ticaret koridoru düğüm noktası ve askeri erişim alanı olarak yapılandırılması; bölgesel rekabette yeni bir kontrol mekanizması oluşturulacak. Bu tür bir yapı, sınırlı egemenlik kapasitesine sahip ancak dış destekle işlev kazanan “vekâlet aktörleri” modelinin bir başka örneği olarak pratikleştirilecektir.
İran’ın devre dışı kalmasının bir diğer sonucu, Kafkasya ve Orta Asya’daki jeostratejik dengenin değişmesidir. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan hattından başlayarak bölge ülkelerinin yönelimi ABD-İsrail eksenine daha fazla kayacak ve bu çerçevede Kazakistan gibi ülkelerin askeri ve lojistik üs işlevi kazanması, Rusya ve Çin’in çevrelenmesi stratejisinin derinleşmesine katkı sağlayacaktır. Bu gelişmeler; İsrail'i her açıdan merkeze alan, Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru projesini önceleyecek,
Çin’in Kuşak ve Yol Projesinin  üzerinde baskı oluşturacak ve projenin sürekliliğini riske atacaktır.
Avrupa’nın bu denklemdeki konumu ise görece sınırlı kalacak, Avrupa ülkeleri toplam askeri kapasite açısından önemli bir potansiyele sahip olsa da karar alma süreçlerindeki parçalanmışlık ve stratejik özerklik eksikliği, etkin bir güç projeksiyonu üretmelerini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, ABD-İsrail eksenli bir güç yoğunlaşması karşısında Avrupa’nın dengeleyici bir aktör olma kapasitesi sınırlı olacaktır.
Transatlantik güvenlik mimarisi de bu süreçten etkilenerek, NATO’nun işlevine yönelik tartışmalar ve özellikle ABD iç siyasetinde dile getirilen eleştiriler, alternatif ya da tamamlayıcı askeri ittifakların ortaya çıkma ihtimalini güçlendirecektir.
Savaşın coğrafi olarak İran merkezli olması, diğer cephelerin önemini azaltmamaktadır. Lübnan, bu bağlamda kritik bir cephe niteliği taşımaktadır. Litani Nehri’nin güneyi gibi stratejik bölgelerdeki kontrol mücadelesi; su kaynakları, sınır güvenliği ve derinlik kazanımı gibi unsurlar açısından belirleyicidir. Benzer şekilde Golan Tepeleri ve Şam çevresi de uzun vadeli jeostratejik hedefler arasında işgal ve ilhakla karşı karşıyadır.
Filistin meselesi, tarihsel eğilimler dikkate alındığında, bu tür güç kaymalarından doğrudan etkilenmektedir. 1948’den bu yana her büyük çatışbirve savaş sonrası toprak dağılımında İsrail lehine bir genişleme olmuş, toprakları hep büyümüştür. İran’ın devre dışı kalması, bu eğilimin hızlanmasına yol açacak işgal edilmesinin önünde büyük bir engel kalmayacaktır.
Makro ölçekte değerlendirildiğinde, ABD-İsrail bloğunun güçlenerek çıkacağı bir savaş; küresel rekabetin yönünü de etkileyecektir. Bu blok, stratejik, jeoekonomik ve jeopolitik araçları kullanarak Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi aktörleri çevreleme kapasitesini artıracaktır. Bu çerçevede baskının ilk hissedileceği ülkeler, hem emperyalizmle bağımlılık ilişkileri bulunan hem de zaman zaman özerk politika izlemeye çalışan orta ölçekli güçler olacaktır. Pakistan ve Türkiye bu kategoride öne çıkan iki örnek olarak değerlendirilebilir.
Pakistan; klasik bir ortadoğu ülkesi değildir. Fakat; Güney Asya, Orta Asya ve Orta Doğu'nun kesişiminde, Arap Denizi'ne kıyısı olan ve Gwadar Limanı ile Hint Okyanusu'na açılan kapı, güneybatı kıyısında, Umman Denizi ve Hürmüz Boğazı'na yakın bir noktada yer almasıyla kilit, 260 milyon müslüman nüfusu, nükleer gücü bulunan tek kelimeyle stratejik bir ülke. Yaklaşık 35-40 milyon Şii nufusu varlığı ve Belucistan sorunu iç karışıklık açısından sorun haline gelecektir. 
İran yenilirse,  Pakistan hattından  Çin'in çevrelenmesi ve Gwadar Limanı üzerinden oluşan Kuşak-Yol projesinin sekteye uğrama tehlikesinin artması kaçınılmaz olacaktır. ABD-İsrail'in baskısıyla Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerde gerilimler yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Kısaca güç kazanmış bir Abd- İsrail bloğu heryerde olduğu gibi Pakistan ve diğer Asya ülkelerinde de baskıyı artıracaktır.
Ve Türkiye; İran'ın savaşı kaybetmesi özellikle İsrail karşısında Türkiye’nin  elinin çok ama çok zayıflayacağı bir gerçek. Abd emperyalizminin  İsral'i koşulsuz olarak desteklemesi göz önüne alındığında Tükiye hem stratejik hem ekonomik hemde jeopolitik  olarak her açıdan kıskaca alınacaktır. Güçlü ve dayanıklı askeri yapısı  savaşma pratiği çevreleneceği için stratejik özelliğini büyük ölçüde kaybedecektir. Kırılgan ekonomik yapısıda diğer dezavantaj olarak değerlendililmelidir. Ortadoğu, Afrika ve Körfez ülkeleriyle kurulan ilişkilerde sorun yaşayacaktır. Yunanistan, Kıbrıs  ve İsrail'in kurmaya çalıştığı üçlü ittifak hem Akdeniz hemde Ege denizi üzerinden baskılanmaya dönüşecektir. İsrail'in, Filistin'in büyük bölümünü  işgal girişimi karşısında Türkiye'nin bugün ki tutumunu sürdürmesi ciddi bir aşınmaya uğrayacaktır. Toplamda İsrail'le karşı karşıya kalma riski büyüyerek devam edecek ve ibre İsrail-Abd inisiyatifine geçme riski büyüyecektir. Kürt sorunu çözülmediği takdirde, yeniden çatışma aşamasına geçmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu da Türkiye'nin açmazını büyütecektir. 
Sonuç olarak; Pakistan ve Türkiye’nin mevcut çatışma ortamında savaşı sona erdirmeye yönelik çabaları, büyük ölçüde ABD-İsrail bloğunun üstünlük sağlaması durumunda kendi stratejik geleceklerinin ve ulusal güvenliklerinin doğrudan tehdit altına gireceği yönündeki değerlendirmelerine dayanmaktadır. Bu bağlamda söz konusu iki ülkenin tutumu, normatif bir barış arayışından ziyade, rasyonel güvenlik kaygıları ve jeopolitik çıkar hesapları çerçevesinde şekillenmektedir.
Pakistan açısından değerlendirildiğinde, ülkenin Güney Asya, Orta Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu, nükleer kapasitesi ve Hint Okyanusu’na açılan stratejik erişim hatları, ABD-İsrail ekseninin bölgesel hâkimiyetini pekiştirmesi durumunda artan bir çevrelenme riski doğurmaktadır. Bu durum, özellikle Çin ile yürütülen ekonomik ve stratejik iş birlikleri bağlamında, Pakistan’ın jeoekonomik rolünü zayıflatma ve dış politika özerkliğini sınırlama potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye açısından ise İran’ın sistem dışına itilmesi, bölgesel güç dengesinde önemli bir kırılma yaratacaktır. Böyle bir senaryoda, İsrail ve ABD’nin bölgesel müdahale kapasitesinin artması, Türkiye’nin hem sınır güvenliği hem de ekonomik ve diplomatik manevra alanı üzerinde kısıtlayıcı etkiler doğuracaktır. Ayrıca Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya eksenlerinde artabilecek jeopolitik baskı, Türkiye’nin çok yönlü dış politika stratejisini sürdürmesini zorlaştırabilecektir.
Sonuç olarak, Pakistan ve Türkiye’nin savaşı sona erdirme yönündeki girişimleri, idealist bir barış perspektifinden ziyade, mevcut ve olası güç dengeleri içerisinde kendi ulusal çıkarlarını koruma refleksiyle açıklanmalıdır. Bu çerçevede her iki ülke de, bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesini engellemek ve kendi stratejik konumlarını muhafaza etmek amacıyla çatışmanın mümkün olan en kısa sürede sonlandırılmasını önceleyen politikalar izlemektedirler. 
Nasıl ki Abd-İsrail bloğunun kazanması sadece bu iki ülkeyi ilgilendirmiyor, szgın kuralsız yeni bir hegemonyanın oluşumunun kapısını aralıyorsa,
İran direnişinin başarıya ulaşması da- ki ulaşacak- Emperyalizme karşı, dünya halkların yeni bir direniş sürecini başlatmasının önünü de açacaktır. 
İran rejimi geçmişte
kendi halkına karşı uyguladığı baskı ve zor politikaları baz alınarak  savaştan güç kazanarak çıkması bir handikap gibi görünse de, demokrasi mücadelesinde ciddi bedeller ödeyen ve bugünde ödemeye devam eden halkların bu mücadeleden başarıyla çıkacağı kaçınılmaz olacaktır.
Gelecek gün güneş doğudan yükselecek.


 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *