Zeki Demirkubuz sineması ve acı veren gerçekliğimiz
Ülkenin sarsıcı ve iç sıkan gündemine ilişkin pek bir şey yazmıyorum. Yazmıyorum ya; haberler yazıyorum gerçi. Nitekim dün Esenyurt'te kedi, köpek sahipsiz diye bir manşet yazdım mesela. Ne acı; canlıları yok sayış ve insan hayatının ucuzluğu... Bütün acıyı iliklere kadar hissettirecek, psikolojik bir yıkıntının fenalığında adımlarken yine sanata sığınmak en iyi gibi geliyor bana.
Dijitürk'ün Bein Movies Türk kanalında son 1 aydır bir Zeki Demirkubuz furyası başladı. Aslında iyi de oldu. Zeki Demirkubuz filmleri nasıl ki bir Dostoyevski romanı okumakla eş değer bohemlik bahşediyorsa; iç sıkan gri ve yağmurlu havaya da çok yakışıyor.
Fırsat bu fırsat. Önce Kader'i sonra Masumiyet'i yeniden izledim.
Kader…
Acı çekmekten zevk alan iki takıntılı karakterin hikâyesi… Sarsıcı bir Zeki Demirkubuz filmi. Masumiyet’in spin-off’u. Zaten Masumiyet ve Kader, aynı cehennemin farklı katları gibi.
Bazı insanlar mutlu olmak için değil, acı çekmek için sever. Bekir de Uğur da böyle sevmiş. “Âşık değil, ga...t” diyenler var ama mesele o değil; Bekir hasta. Kendisine acı çektirilmesinden zevk alan iflah olmaz bir mazoşist. Uğur da salt bir “o....pu” değil; o da Bekir kadar hasta.
Bu film, aşk sanılan takıntıların ve acıdan beslenen ruhların gerçek hikâyesi. Esrar sahnesinden küllükte söndürülen sigaraya kadar her şey fazlasıyla gerçek. İzlerken insanın içine bir ağırlık çöküyor.
“İnsan bazen kendi felaketini sever” derler ya… Bu film, felaketini sevenlerin filmi.
“Yolu yok, çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok; kaderin böyle. Yol belli… Bu son, son yürüyüşün.”
Ve tabii Masumiyet'e dair…
Öncelikle bu film 90’lar Türkiye’sine dair hasretimi dindirdi. İzmir’e dair özlemimi de… Bununla beraber bugün artık “usta” olmuş Haluk Bilginer, Güven Kıraç ve Derya Alabora’nın 30 yıl evvelki oyunculuklarını izlemek ayrı bir keyifti. “Kalite tesadüf değildir” diyor insan. Zeki Demirkubuz bu filmi çektiğinde henüz 33 yaşındaymış mesela… Vay anasını diyor insan izlerken.
Daha bu sabah hanıma Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanını tavsiye ettim. Hani baş karakterin rastgele bir otobüs bileti alıp şehir şehir, otogar otogar gezdiği kitap. Akşamına bu filme tesadüf etmek… Ne tesadüf ama! Cezaevinden çıkan Yusuf’un eski model bir Mercedes otobüsle otogara varıp İzmir’e ulaşmasıyla başlayan hikâye…
Sonra pansiyondaki sefil oda: duvarda Yılmaz Güney posterleri, Basmane çorbacısının dökük duvarında Hz. Ali posteri. Pansiyonun salonunda umutsuzca izledikleri filmler…
Eh; “Film bu Mehmet abi, film. Milleti ağlatmak için yalandan yapıyorlar…”
Bir yanda yalnızlık; yabancı topraklarda, yabancı ağaçların yanı başında kök tutmaya çalışan biçare bir serserilik. Diğer yanda kancıklaşmış bir aşk; kancıklık ve esaret. Duymaz, konuşamaz bir çocuk…
Masumiyet işte çocuk.
Masumiyet işte o çocuğu bağrına basan Yusuf…