Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Ara

Zekânın milliyeti olur mu?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Zekânın milliyeti olur mu?

Geçen haftaki yazımda felsefenin Antik Yunan’da ortaya çıktığını söylemiştim. Bu tespitin ardından ister istemez şu soru akla geliyor: O hâlde Yunanlılar diğer insanlardan daha mı zekiydi ki felsefe gibi bir düşünme biçimini ilk onlar geliştirdi? Biz bunu söylemesek bile, Yunan milliyetçilerinin büyük bir gururla böyle düşündüğünden kuşku(m) yok. Peki işin aslı ne?

Önce en temel yerden başlayalım. Bütün insanlar Homo sapiens türüne aittir. Yani insanlık biyolojik olarak tek bir türdür. Ten rengi, boy, saç yapısı gibi fiziksel farklılıklar çevresel koşulların ürünüdür. Bunların ötesinde tüm insanların anatomik yapısı, sinir sistemi, beyin organizasyonu ve üreme biçimi ortaktır. Kültür dediğimiz şey de belli halklara özgü bir ayrıcalık değil, insan olmanın evrensel bir sonucudur. Bizde, farklı bir bölgeden gelen ve yerleşik kültürel kalıplara uymayan, yahut okuryazar olmayan veya bilgi düzeyi “yetersiz” görülen insanlar için bazı kesimler büyük bir rahatlıkla “kültürsüz” yaftasını yapıştırır. Bu, yalnızca kibirli değil, aynı zamanda cehalet içeren bir kullanımdır. Çünkü kültür; diploma, şehir ya da görgü kurallarıyla ölçülen bir ayrıcalık değil, yukarıda da vurguladığım gibi insan olmanın evrensel bir niteliğidir. Dolayısıyla yakıştırılan bu yaftanın aksine, dünyada kültürsüz insan yoktur.

Zekâ meselesine gelince, antropoloji ve bilişsel bilimler bir insan topluluğunun diğerinden doğuştan daha zeki olmadığını söyler. İnsanların ortalama beyin hacmi dünya genelinde aynıdır ve bu hacim, tarihsel dönemlere ya da coğrafyalara göre anlamlı bir fark göstermez. Dahası yapısalcı antropologlar, özellikle Claude Lévi-Strauss, insan zihninin dünyanın her yerinde aynı biçimde işlediğini savunur. Carl Gustav Jung’un “kolektif bilinçdışı” fikri de bu argümana başka bir kapı açar. Jung ve Lévi-Strauss’a göre insan zihni, çağlar ve kültürler değişse de dünyayı benzer kategorilerle algılar ve benzer biçimde anlamlandırır.

Bu yüzden Lévi-Strauss der ki, mitlerimiz bile benzerdir. Farklı halkların mitolojilerine baktığımızda; yaratılış, tufan, ikiz kahramanlar, yasak bilgi, düşüş ve yeniden doğuş gibi temaların tekrar tekrar karşımıza çıkması tesadüf değildir. Bunlar, aynı zihinsel yapının farklı tarihsel ve coğrafi koşullar altında ürettiği anlatılardır. Dijital çağın insanı ile Taş Devri insanı arasında araçlar değişmiştir ama dünyayı algılama ve düzenleme mantığı değişmemiştir.

Peki o hâlde neden bazı halklara 

birtakım özellikler yakıştırırız?

Toplumsal hayatta insanlar aidiyet, yani kimlik inşa ederken “biz” ve “öteki” ayrımı üretmek için sıklıkla stereotiplere başvururlar. Bunların bir kısmı olumlu, bir kısmı ise damgalayıcıdır. Ancak bu özellikler gerçekten o toplumların genetik ya da yaratılışsal nitelikleri midir? Yoksa tarihsel ve çevresel koşulların ürettiği, komşu halkların kolaycılıkla yakıştırdığı ve zamanla hakikatmiş gibi dolaşıma sokulan etiketler midir?

“Moğollar ve Türkler savaşçıdır”, “İngilizler soğukkanlıdır”, “Fransızlar romantiktir”, “Almanlar disiplinlidir”, “Araplar duygusaldır” gibi klişeleri düşünelim. Bunlar biyolojik gerçekler değil, tarihsel anlatılar ve yakıştırmalardır.

Söz gelimi Moğolların belli bir tarihsel dönemde savaş alanlarında elde ettikleri başarıyı, genetik yapılarıyla ya da fiziksel özellikleriyle açıklamak mümkün değildir. Asıl belirleyici olan yaşadıkları bozkır coğrafyası, hareketli yaşam tarzı, atla kurdukları ilişki, karşılarına çıkan tarihsel fırsatlar ve rakip toplumların kendi iç çatışmaları nedeniyle zayıflamış askerî-siyasal yapılarıdır. Yüzyıllar boyunca belli bir savaş düzenine alışmış ordular, bambaşka bir coğrafyadan gelen ve farklı savaş teknikleri geliştirmiş Moğollar karşısında çoğu zaman yetersiz kalmıştır. Ne var ki 13. yüzyılın sonlarından itibaren bu kez Moğolların askeri üstünlüğü aşınmaya başlamıştır. Bunun nedeni, ne “savaşçılıklarını yitirmeleri” ne de biyolojik bir zayıflıktır. Moğollar, aşırı genişlemenin sonucu olarak çok geniş bir coğrafyaya yayılmış ve merkezi denetimi kaybetmişlerdir. Buna karşılık rakipleri siyasal ve askeri olarak toparlanmış, savunma ve savaş tekniklerini geliştirmiş ve daha güçlü bir biçimde sahneye çıkmıştır. Kısacası tarihsel, siyasal ve teknolojik koşullar artık Moğolların değil, rakiplerinin lehine işlemeye başlamıştır.

Aynı mantık diğer tüm halklar için de geçerlidir. Halklara yakıştırılan/yapıştırılan klişeler, genetiğin değil tarihin ürünüdür. Özetle hiçbir halk diğerinden daha zeki ya da daha aptal, daha kahraman ya da daha korkak, daha yaratıcı ya da daha yoksun; kısacası daha üstün ya da daha aşağı değildir. Her biri yaşadığı coğrafyaya, üretim ilişkilerine ve tarihsel koşullara bağlı olarak kendi uyum stratejilerini geliştirmiştir. Dolayısıyla Antik Yunan’da felsefenin ortaya çıkmasını, “Yunanlılar daha zekiydi” gibi biyolojik ya da etnik bir üstünlükle açıklayamayız. En başta dediğim gibi, insan zihni her yerde aynı bilişsel kapasiteye ve aynı temel işleyiş ilkelerine sahiptir. Farklı olan, bu zihnin hangi toplumsal, siyasal, tarihsel ve coğrafi koşullar içinde kendini ifade edebildiğidir. Bir sonraki yazıda tam da buradan devam edeceğim, “Felsefe neden Antik Yunan’da ortaya çıktı?” Elbette cevabı ararken, zekâya değil; hayata, topluma ve tarihe bakacağız.


 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *