
Türk dizileri üzerine sert bir yorum: Kültürel başarı mı, toksik yayılma mı?

Türk dizileri son yıllarda yalnızca ülke sınırları içinde değil, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya, Balkanlar’dan Güney Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada büyük bir izleyici kitlesine ulaştı. Her sezon yüz milyonlarca insanın ekran başına kilitlendiği bu yapımlar, artık sadece birer dizi değil, adeta birer kültürel ihracat ürünü. Ancak bu büyüleyici başarının gölgesinde yankılanan bazı eleştiriler de yok değil.
Geçtiğimiz günlerde Rus Psikolog Raushan Birmagambetova’nın açıklamaları, bu yapımların uluslararası etkisi üzerine çarpıcı bir tartışmanın fitilini ateşledi. Birmagambetova’ya göre, Türk dizileri izleyiciye “dedikodu, aldatma, aile içi huzursuzluk ve şiddeti” olağanlaştırarak adeta bir “kültürel zehir” yayıyor. Sosyolog, bu yapımların yalnızca Türkiye’de değil, dünya genelinde toplumsal normları aşındırdığını, izleyicilerin ahlaki değerler konusunda aşırı bir esnemeye gittiğini iddia etti.
Beyin Yapısına etkisi: Birmagambetova, dizilerdeki tekrarlanan olumsuz davranışların izleyicilerin sinirsel bağlantılarını etkilediğini ve zamanla bu davranışların normalleştiğini savunuyor.
Uluslararası etki: Türk dizileri, yalnızca yerel izleyiciyi değil, farklı kültürlerden insanları da etkiliyor. Özellikle aile dinamiklerinin sergilenme biçimi, bazı toplumlarda geleneksel yapıları zorluyor.
Eleştirinin arkasında ne var?
Bu yorum ilk bakışta abartılı gelebilir. Ancak sosyoloğun işaret ettiği noktalar, özellikle popüler dizilerin ana temalarıyla örtüşüyor: dramatik çatışmalar, yasak aşklar, aile içi entrikalar ve sınıf farklılıkları üzerine kurulu senaryolar... Elbette bu, dünya televizyonculuğuna özgü bir dil. Hollywood’dan Latin Telenovela’larına kadar dramatik yapımlar her zaman aşırılığı ve çelişkiyi sever. Ama mesele burada başlıyor: Türk dizileri bu formülü çok daha yoğun, çok daha duygusal ve çok daha “gerçek” bir şekilde sunuyor
Bir bakıma bu diziler, izleyicinin yalnızca hikâyeye değil, karakterin öfkesine, kıskançlığına, düşmanlığına da ortak olmasını sağlıyor. Sosyoloğun “zehir” benzetmesi tam da bu noktaya parmak basıyor: Bizi ekran başında eğlendiren bu kurgular, gündelik yaşamımızı nasıl şekillendiriyor?
Kültürel ihracat mı, içe dönük bozulma mı?
Bir yandan Türk dizileri, ülkenin kültürel ve turistik imajını yurt dışında güçlendiren önemli bir araç haline geldi. İstanbul sokakları, Osmanlı sarayları, Boğaz manzaraları... Dünya televizyonlarında Türkiye’ye dair bir görsel hafıza oluşuyor. Ne var ki bu hafıza, çoğu zaman “kaotik, çatışmalı ve duygusal patlamalarla dolu” bir Türkiye resmi çiziyor. Bu, kültürel bir tanıtım mı yoksa karanlık bir yansıma mı?
Diğer yandan Türkiye içinde de benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Dizilerdeki karakterler, özellikle genç izleyiciler için rol modele dönüşüyor. Romantizm, aşk ve intikam gibi kavramlar artık gerçek hayatta da dizi dinamiğiyle yaşanıyor. Sosyoloğun uyarısı bu noktada oldukça net: “Bu yapımlar yalnızca eğlendirmiyor, dönüştürüyor. Ama bu dönüşüm olumlu değil.”
Yeni bir medya etiği mümkün mü?
Peki, çözüm ne? Sansür mü? Yasak mı? Elbette değil. Ancak Türk televizyonculuğunun küresel gücünü, daha sorumlu bir anlatım diliyle birleştirmek mümkün. Hikâyeler yine çarpıcı olabilir, karakterler yine sürükleyici... Ama belki de artık ekranda “kırılan değil onaran ilişkileri”, “aldatan değil güvenen karakterleri” izleme zamanıdır.
Türk dizileri, dünya çapında büyük bir hayran kitlesine sahip. Ancak, bu popülarite beraberinde etik sorumlulukları da getiriyor. Belki de şimdi, hem eğlence hem de toplumsal değerler arasında bir denge kurmanın zamanıdır.
Kültürel bir başarı hikâyesi olan Türk dizileri, belki de şimdi tam da bu yüzden kendi etkisini sorgulama cesareti göstermeli. Yoksa dünyanın dört bir yanındaki ekranlarda oynayan bu senaryolar, sonunda yalnızca kurguyu değil, toplumsal ahlakı da şekillendirmeye devam edecek.
Not: Bu tartışma elbette yalnızca Türk dizileriyle sınırlı değil. Ama belki de kendi hikâyemizi anlatırken, nasıl bir mesaj verdiğimizi yeniden düşünmenin tam zamanı.