Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Kapalı
15°
Ara

Milliyetçilik (III): “Biz”i İnşa Eden “Öteki”

YAYINLAMA:
Milliyetçilik (III): “Biz”i İnşa Eden “Öteki”

Bir önceki yazımda ulusun okul, tarih yazımı, haritalar, bayraklar, törenler ve kahramanlar aracılığıyla nasıl gündelik bir gerçekliğe dönüştürüldüğünü ele almıştım. Ancak milliyetçilik insanları yalnızca ortak bir geçmiş, dil ve kültür etrafında bir araya getirmez. Aynı zamanda bu ortaklığın sınırlarını da çizer. Kimlerin ulusa ait olduğunu, kimlerin dışarıda kaldığını ve kimlerin bu birlik açısından tehdit oluşturduğunu da belirler. Başka bir ifadeyle milliyetçilik, “biz”i kurarken mutlaka karşısına bir “öteki” yerleştirir.

 

Her toplumsal kimlik bir ölçüde farklılık(lar) üzerinden anlam kazanır. İnsanlar kim olduklarını yalnızca taşıdıkları özelliklerle değil, kimlerden ayrıldıklarıyla da tanımlar. Bu nedenle bir topluluğa “biz” diyebilmek, kaçınılmaz olarak o topluluğun dışında kalan bir onlar/ötekiler kategorisini ortaya çıkarır. Fakat farklılıkların varlığı, tek başına düşmanlık anlamına gelmez. Sorun, farklılığın siyasal olarak bir tehlike, ahlaki eksiklik veya toplumsal bozulma kaynağı şeklinde tanımlandığı noktada başlar.

 

Milliyetçilik açısından “öteki” her zaman ülke sınırlarının dışında değildir. Bazen aynı ülkenin yurttaşı olan etnik, dinsel veya kültürel gruplar “yeterince milli” sayılmadıkları için şüpheyle karşılanır. Böylece dış düşmanın yanında bir de “iç düşman” kategorisi doğar. Dışarıdaki düşman sınırları tehdit ederken içerideki ötekinin milli birliği, kültürel bütünlüğü ve devletin bekasını

zayıflattığı ileri sürülür.

 

Bu ayrım, milliyetçiliğin en etkili siyasal mekanizmalarından biridir. Çünkü dış düşman korkusu toplumu devletin çevresinde toplarken iç düşman söylemi toplumdaki farklılıkları denetim altına almayı kolaylaştırır. Dahası ekonomik krizler, siyasal başarısızlıklar veya toplumsal huzursuzluklar belirli grupların varlığına bağlanabilir. “Yaşananların sorumlusu içimizdeki hainlerdir” ifadesi, sorumluluğu üzerinden atmanın basit ama kullanışlı bir yoludur.

 

Oysa göçmenler, azınlıklar veya farklı inanç grupları çoğu zaman bu sorunların nedeni değil, sonuçlarından en ağır biçimde etkilenen kesimlerdir. Buna rağmen kamusal öfkenin öncelikli hedefi haline gelebilirler. Çünkü karmaşık ekonomik ve siyasal süreçleri anlamak güçtür; buna karşılık görünür bir grubu suçlamak daha kolaydır. Milliyetçilik bu noktada yalnızca aidiyet üretmez, toplumsal öfkeye de bir yön verir.

 

“Ana vatan”, “ata yurdu” ve “milletin evlatları” gibi ebeveynlik ve soy bağı çağrışımları taşıyan ifadelerle ulusal aidiyet, akrabalık dili üzerinden kurulur. Bu dil, milleti soyut bir siyasal topluluk olmaktan çıkarıp doğal, duygusal ve neredeyse biyolojik bir birlik gibi sunar. Böylece ulusa bağlılık, aileye sadakat gibi kendiliğinden ve sorgulanması güç bir yükümlülük haline gelir. Bu sayede fedakarlık, itaat ve dayanışma ahlaki bir görev olarak meşrulaştırılırken, birbirini hiç tanımayan insanlar arasında da güçlü bir yakınlık ve aidiyet duygusu üretilir. Fakat aile metaforunun dışlayıcı bir yönü de vardır. Ulus bir aile ise bu aileye sonradan katılanlar, farklı bir dil konuşanlar veya başka bir kültürel geçmiş taşıyanlar sürekli olarak ve güçlü bir biçimde aileye sadakatlarını kanıtlamak zorunda kalabilirler.

 

Bu anlayış içinde yurttaşlık, ortak haklara dayanan hukuki bir statü olmaktan uzaklaşarak soy, köken ve kültürel benzerlikle ölçülen bir kimliğe dönüşür. Kağıt üzerinde herkes eşit yurttaş sayılsa bile bazıları milletin “asıl” sahipleri, bazıları ise misafirleri ya da kuşkulu üyeleri olarak görülür.

 

Bireyin hangi dili konuştuğu, hangi dine/mezhebe mensup olduğu, ailesinin nereden geldiği veya kendisini nasıl tanımladığı, yurttaşlık haklarından daha önemli hale gelir. Böylece hukuk önündeki eşitlik ile toplumsal aidiyet arasında görünmez bir hiyerarşi ortaya çıkar.

 

 

Bu hiyerarşinin sürdürülmesinde stereotipler önemli rol oynar. Öteki olarak tanımlanan topluluklar birkaç basit ve çoğunlukla olumsuz özellikle anlatılır. Onlar güvenilmez, geri, tembel, saldırgan, bölücü veya nankördür. Bireyler arasındaki farklılıklar ortadan kaldırılır ve bütün grup tek bir kişiliğe sahipmiş gibi düşünülür. Öteki olarak konumlandırılan grubun herhangi bir üyesinin davranışı tüm gruba mal edilirken çoğunluğa mensup bir kişinin suçu yalnızca bireysel bir olay olarak değerlendirilir.

 

Dil de bu ayrımı yeniden üretir. Gündelik şakalar, deyimler, hakaretler ve kalıp yargılar, bazı toplulukları aşağılayan düşünceleri sıradanlaştırır. Başlangıçta masum bir mizah gibi görünen ifadeler zamanla ayrımcılığın kültürel zeminini oluşturabilir. İnsanlar birlikte yaşadıkları komşularını gerçek deneyimleri üzerinden değil, kuşaktan kuşağa aktarılan hazır imgeler üzerinden değerlendirmeye başlar. Öteki, artık somut bir insan olmaktan çıkar ve hakkında anlatılan hikayelerin içine hapsedilir.

 

Elbette her milliyetçilik aynı ölçüde saldırgan veya dışlayıcı değildir. Sömürge yönetimine karşı bağımsızlık mücadelesi veren toplumların milliyetçiliği ile başka halkları egemenlik altına almayı amaçlayan yayılmacı milliyetçilik aynı tarihsel koşullardan doğmaz. Bununla birlikte başlangıçta özgürleştirici bir işlev gören milliyetçilik de iktidarı ele geçirdikten sonra kendi azınlıklarını ve ötekilerini yaratabilir. Dün dışlanan bir topluluk, yarın başkalarını dışlayan egemen çoğunluğa dönüşebilir.

 

Bu nedenle milliyetçiliği yalnızca “iyi” veya “kötü” sıfatlarıyla açıklamak yeterli değildir. Asıl olarak nasıl bir millet tasarladığına bakmak gerekir. Milleti ortak yurttaşlık, eşit haklar ve birlikte yaşama iradesi üzerinden mi tanımlamaktadır; yoksa kan, soy, din ve kültürel saflık düşüncesine mi dayandırmaktadır? Farklılıkları milletin doğal bir parçası olarak mı kabul etmekte, yoksa onları eritilmesi veya uzaklaştırılması gereken kusurlar şeklinde mi görmektedir? Eleştiriye alan açmakta mı, yoksa itiraz eden herkesi milli birliğin karşısına mı yerleştirmektedir?

 

Milliyetçiliğin tehlikeli eşiği, “biz” duygusunun kurulması değil, bu “biz”in ancak bir düşmana karşı ayakta kalabileceğine inanılmasıdır. Çünkü varlığını sürekli bir tehdide borçlu olan milliyetçilik, düşman ortadan kalktığında onu yeniden üretmek zorundadır. Dışarıda yeterli bir düşman bulunamadığında bakışlar içeriye çevrilir; komşular, azınlıklar, göçmenler ve muhalifler şüpheli hale gelir. Böylece milli birlik, birlikte yaşama iradesinden çok ortak bir korku ve düşmanlık etrafında kurulmaya başlanır.

 

Fakat milliyetçilik yalnızca sınır çizmek ve ötekiler yaratmakla kalmaz. Belirli tarihsel koşullarda bu ayrımlar şiddeti meşrulaştıran bir dile de dönüşebilir. İnsanlar hangi süreçlerin sonunda komşularını düşman, sürgünü zorunluluk, savaşı görev ve toplu kıyımları milli kurtuluş olarak görmeye başlar? Yazı dizisinin sonraki bölümünde milliyetçiliğin savaşlar, zorunlu göçler, etnik temizlikler ve katliamlarla kurduğu ilişkiyi ele alacağım.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *