Makam mı vizyon mu?
İstanbul’u yönetmek, herhangi bir şehri yönetmeye benzemez. Bu şehir, yalnızca nüfusunun büyüklüğüyle değil, tarihi, ekonomik ağırlığı ve kültürel çeşitliliğiyle de başlı başına bir “ülke” gibidir. Böylesi bir metropolün belediye başkanı olmak ise bir unvandan çok daha fazlasını gerektirir: derinlikli bir vizyon, cesur kararlar ve uzun vadeli bir akıl.
Peki, İstanbul’u yöneten belediye başkanları gerçekten bu vizyona sahip mi?
Bu soruya verilecek yanıt, ne tamamen “evet” ne de tamamen “hayır.” İstanbul’un yönetim tarihinde, şehre damga vuran projelere imza atan isimler de oldu, günü kurtaran politikalarla yetinenler de. Ancak asıl mesele, yapılan işlerin büyüklüğünden çok, bu işlerin bir bütünlük içinde olup olmadığıdır.
İstanbul’un en büyük sorunu, çoğu zaman parçalı yönetim anlayışı oldu. Bir dönem ulaşıma ağırlık verildi, başka bir dönemde kentsel dönüşüm öne çıktı, bir başka dönemde çevre projeleri konuşuldu. Oysa bu şehir, birbirinden bağımsız projelerle değil, entegre bir vizyonla yönetilmek zorunda. Ulaşım, barınma, çevre ve ekonomi birbirinden kopuk değil; aksine birbirini besleyen alanlar.
Belediye başkanlarının karşı karşıya olduğu zorlukları da göz ardı etmemek gerekir. İstanbul gibi bir şehirde karar almak, sadece teknik bir mesele değil; aynı zamanda siyasi, ekonomik ve toplumsal dengeleri gözetmeyi gerektirir. Merkezi yönetimle ilişkiler, bütçe kısıtları ve hızla değişen nüfus dinamikleri, en iyi niyetli projelerin bile önünü kesebilir.
Tüm bu zorluklara rağmen, vizyon eksikliği mazur görülemez. Çünkü vizyon, tam da bu zorluklar karşısında yön tayin edebilme yeteneğidir. Günü kurtaran çözümler üretmek yerine, 10 yıl sonrasını, 20 yıl sonrasını planlayabilmek; şehri yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, geleceğin olası krizlerine göre de hazırlayabilmek demektir.
Bugün İstanbul’a baktığımızda, hâlâ çözülmemiş temel sorunların varlığı dikkat çekiyor: kronikleşmiş trafik, plansız yapılaşma, yeşil alan eksikliği, afetlere karşı yetersiz hazırlık… Bu tablo, bize yalnızca kaynak eksikliğini değil, aynı zamanda uzun vadeli ve kararlı bir vizyonun yeterince hayata geçirilemediğini de gösteriyor.
Belki de asıl soru şu olmalı: İstanbul’u yönetenler, bu şehri sadece yönetiyor mu, yoksa gerçekten geleceğe hazırlıyor mu?
Çünkü İstanbul’un ihtiyacı olan şey, sadece hizmet üreten bir belediyecilik değil; aynı zamanda yön gösteren, öncü ve bütüncül bir şehir aklıdır. Bu akıl, kısa vadeli popülerlik yerine uzun vadeli faydayı gözetir; bugünün alkışını değil, yarının ihtiyaçlarını önemser.
Sonuç olarak, İstanbul’un belediye başkanları arasında vizyon sahibi olanlar elbette vardı ve olacaktır. Ancak bu şehrin büyüklüğü, bireysel çabaların ötesinde, kurumsallaşmış bir vizyonu zorunlu kılıyor. İstanbul’u gerçekten ileriye taşıyacak olan şey, tek bir dönemin başarısı değil; süreklilik gösteren, tutarlı ve cesur bir şehir yönetimi anlayışıdır.
İstanbul, günü kurtaranları değil, geleceği kuranları hatırlar.