Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Kapalı
10°
Ara
Damga Genel İhraç edilen akademisyen yıllar sonra konuştu: İmzamın hala arkasındayım!

İhraç edilen akademisyen yıllar sonra konuştu: İmzamın hala arkasındayım!

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden KHK ile ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Ceren Akçabay, Barış Bildirisi’ne attığı imzanın ardından yaşadıklarını anlattı; “İmzamın hala arkasındayım” dedi

Okunma Süresi: 4 dk

Türkiye’de akademinin yakın tarihine damga vuran Barış Bildirisi’nin üzerinden on yıl geçmesine rağmen, imzacı akademisyenlerin yaşadığı hak ihlalleri ve hukuksuzluklar sürüyor. 11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler, ağır bir siyasal linç, yargı süreçleri ve KHK’lerle karşı karşıya kaldı. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden KHK ile ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Ceren Akçabay, barış talebinin nasıl bir sivil ölüme dönüştürüldüğünü ve bu süreçte akademinin, hukukun ve dayanışmanın nasıl sınandığını anlatıyor:

Dostlarımı da kaybettim

Barış imzası pek çoğumuz için bir milat oldu. Benim açımdan da öyle. İmzadan önce ve sonra diye ayrılabilir hayatım. Aslında bu süreçte benim hayata bakışımda, değer yargılarımda, politik tutumumda bir değişiklik olmadı. Ama aldığım tepkiler tamamen değişti. Şöyle söyleyebilirim: Daha önce belki “makbul” bir akademisyen olarak görüldüğüm için “radikal” bulunmayan düşünce ve tavırlarım sivil ölümüme gerekçe edildi. Sivil ölüm lafını kullanıyoruz ama bu boşuna değil. Unutmadığım bir olay var: İhraçtan bir ay sonra metroda, üniversitede dersine girdiğim iki öğrencimle karşılaştım. Çocuklar beni görünce mezardan dönmüşüm gibi tepki verdiler. Yüzleri bembeyaz oldu. Konuşsalar mı bilemediler ve birinin ağzından şöyle bir söz çıktı: “Hocam, sizin ne işiniz var burada?” Tabi sonra bu gibi durumlara, hatta daha kötülerine alıştık. Bir devlet dairesine ya da özel bir bankaya girince güvenlik alındı, kimlik numaramı girdiğim her ekran uyarı verdi. Uzun zamana yayılan dostluklar bile bitti. Önce aramalar kesildi, yavaş yavaş davetler ve yazışmalar azaldı. Sonra da “hayat gailesi” denilip geçildi.

Öğrencilerimle iletişim yasaklandı

Ama benim için en zor bölüm, imzayla başlayıp 7 Şubat KHK’sıyla üniversiteden atılıncaya kadar geçen bir yıllık süreydi. Öğrencilerin bizlerle konuşması yasaklanmıştı; başka hocalar tarafından, derste soru bile soramıyorlardı. Kantinde çay alırken kolu bana çarpan bir öğrenci başını öne eğerek kısık bir sesle anlattı bunları bana, özür diledi. İkna odaları kuruldu, imzaların çekilmesi için. Meslektaşlar, koridordan geçmek için bile oda kapılarımızın kapanmasını beklediler. Ve bunlar bir hukuk fakültesinde oldu. Diğer yandan geri dönüp bakınca, hukukçu bir akademisyen ve bir feminist olarak benim açımdan ne bildiriyi imzalamamak ne de imzayı geri çekmek hiçbir zaman bir seçenek olmadı.

Sözümüzden dönmemek gerekti

O dönem yaşananlar karşısında bildiriye konan bir imza çok da büyük bir tepki sayılmazdı. Ama bu bildiri, o karanlık suskunluğu yırtan ses oldu. Üstelik bu süreçte yan yana geldiğim imzacı meslektaşlarım, kaybolan dostların yerini hiç aratmadı bana. Direnme gücünü birbirimizde bulduk. Zaten bana kalırsa biz Barış Akademisyenlerinin gösterdiği asıl önemli politik tavır, imza değil; tüm tehditlere, yoksulluğa ve yalnızlaştırılmaya rağmen sözümüzden dönmemekti. Bu, sadece iradeyle değil dayanışmayla da mümkün oldu. Bu nedenle, imzacı olma sıfatını ömrüm boyunca bir onur olarak taşıyacağım.

KHK’ler bir tasfiye aracına dönüştü

Hukukçu olduğum için bildiriyi imzalarken metnin hayli sert bir içerik taşıdığının farkındaydım. Zaten Gezi Direnişi’nden itibaren üniversitede karşılaşmaya başladığımız soruşturmalara bu imzayla bir yenisinin ekleneceğini öngörmek zor değildi. Ancak imzadan beş ay sonra iktidarın “bir lütuf” ile olağanüstü hal yetkileriyle donatılacağını, hukuk başlangıcı derslerinde anlattığım istisnai düzenlemeler olan OHAL KHK’larının hak ve özgürlükleri al aşağı eden birer tasfiye aracına dönüştürüleceğini tahmin etmem mümkün değildi. Soruşturmalarla devlet üniversitelerinden çıkarılmak ihtimal dahilindeydi; ama kamu görevinden yasaklanmak, mesleği yapamamak, avukat olamamak ya da yıllarca sürecek pasaport yasakları sürpriz oldu. Ancak kendi adıma, KHK’larla tasfiye başladığında sürecin en az on yıla yayılacağını tahmin ediyordum.

Hak ve özgürlükler yok sayıldı

Bu, yargının işleyiş sürecine dayalı bir tahmin olmaktan çok, Türkiye’de akademinin tasfiye tarihi ve hukuk ile politika arasındaki girift ilişkinin bilgisinden kaynaklı bir öngörüydü. Dolayısıyla KHK süreci başladıktan sonra yaşananları, bir hukukçu olmama rağmen hukuktan bir adalet beklentisiyle geçirmek yerine politik dengeler üzerinden gözlemlemeye çalıştım. Ama bu benim için hukuk mücadelesinden vazgeçmek anlamına gelmiyordu; bugün de gelmiyor. Çünkü benim için hukuk, siyasal iktidar kadar politik mücadeleler için de özellikle kamuoyunu propagandaya terk etmemek ve tarihi kayıt altına almak bakımından önemli bir araç. Bu süreçte ifade özgürlüğü başta olmak üzere çalışma hakkı, eğitim hakkı, seyahat hakkı gibi çok temel hak ve özgürlüklerimiz ihlal edildi. Seyahat hakkı dışında temel haklarımıza ilişkin kısıtlamalar geçen on yıla rağmen sürüyor; ancak bu sürecin gelişmesine neden olan çok daha büyük sorunlar var.


Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *