Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Hafif yağmur
7°
Ara
Damga Genel Habercilik ciddi iştir

Habercilik ciddi iştir

Türkiye'nin en iyi spikerlerinden biri olan Gülgûn Feyman, Damga Gazetesi'ne mesleğin inceliklerini anlattı ve günümüz medyasının geldiği noktayı değerlendirdi. Feyman, Türk medyasında tekdüzeliğin başladığını ifade ederek “Artık haberi olduğu gibi aktarmak yerine akşam haberlerinde spikerlerden yorum dinliyoruz. Habercilik ciddi iştir” diye konuştu

Okunma Süresi: 11 dk

Türk haberciliğinin simge isimlerinden Gülgûn Feyman mesleğin incelikleri ve özel hayatı hakkında Damga'ya samimi açıklamalarda bulundu. Ekranlarda temiz haberciliğin kalmadığını söyleyen Feyman, mesleğe ilgi duyan gençlere tavsiyelerde bulundu.

İyi bir diksiyon sadece kelimeleri doğru telaffuz etmekle mi sınırlıdır? O ikna edicilik sesteki ve otorite duygusu doğuştan gelen bir şey midir yoksa inşa mı edilir?

İnşa edilir, doğuştan da gelir. Kişinin Türkçeyi temiz, saf, bölgesel söyleyişlerden etkilenmeden kullanması aileden aldığı bir özelliktir. Ancak Türkçenin söyleyiş özellikleri var. Bazı sözcükler nedeniyle Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil değildir. Çok zengindir kelime açısından da. Ve onun üzerine inşa edersiniz. Aileden aldığınız özellikler, hatalı söyleyişler, bazı sözcüklerin telaffuzundaki hatalar eğitimle düzeltilir. Ancak eğitim bilgiyle pekişir. Hangi bilgi? Her konuda bilgi. Hep sunucular için şunu söyleriz, kendini geliştirmesi lazım. Kendini yenilemesi lazım. Fakat günümüz sunucuları bunu sürekli saç, baş, kıyafet, silikon vesaire işte takma tırnaklar gibi algılıyor ya da kirpikler gibi algılıyor. Oysa kendini yenilemek buranın içini yenilemekle mümkün olabilir. Onu dolu tutarsanız dış görünüşünüz, mimikleriniz, jestleriniz, tavrınız.

Sizce haberin magazinleşmesi ve bir performans haline gelmesi halkın haberle olan o sarsılmaz güven bağını ortadan kaldırdı mı, yok etti mi?

 Ben Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'ndan yetişmiş biriyim. Yani hem devlet terbiyesi, hem ekran terbiyesi, hem seyirciye saygı bizim mesleğimizin ana unsurlarından biridir. Elbette önce dilini çok doğru konuşacaksın, çok bilgili olacaksın. Her konuda program sunduk. Köye   haberlerden tutun da klasik Batı müziği, şopenler, Bach'lar, Brahms'lar onların müziğini sunuyorsun. Derken Türk Sanat Musikisi'nin o olağanüstü derinliğinde dolaşıyorsun. Sonra folklorumuz, halk kültürünü biliyorsun. Derken oradan vaise geçiyorsun, Türk tarihini konuşuyorsun, okuyorsun, anlatıyorsun. Sanatla bir ressamla buluşuyorsun, bir keman virtüözü ile konuşuyorsun. Baksanıza şu zenginliğe. Ansiklopediler okusanız bu kadar bilgi sahibi olamazsınız. Bizim mesleğimizin böyle bir özelliği var. Ve dolayısıyla da o bilgi ve birikiminizle bir duruş sergiliyorsunuz. Şimdi NLP, NLP kişisel gelişim vesaire gibi bir takım şeyler sunuluyor. Herhalde onların da olması gerekir. Ancak kişisel gelişim budur. Türk halk müziğini bilmek, cura'yı bilmek, bir mandolini bilmek, bugün mandolin diye bir sazın olduğunu, bir enstrümanın olduğunu belki gençlerimizin büyük bir bölümü, çocuklarımızın büyük bir bölümü bilmiyor. Kanun adlı o olağanüstü enstrümanı bilmek, sonra bir piyanonun tuşları arasında dolaşabilmek, sipsi denen sazımızı bilmek, tamburu bilmek, onun sesini tanıyabilmek bütün bunlar kişisel gelişim. O kişisel gelişim dedikleri şeyler çok görsel eğitimler olsa gerek. Dolayısıyla size bir tarz, bir üslup, bir duruş öğretiyor. İçinizde de varsa birleştirdiğinizde o kimliğiniz ortaya çıkıyor. Taklit edilen oluyorsunuz ama asla taklit etmiyorsunuz kimseyi.

 

Haberden çok yorumculuk var

TRT ekolü sarsılmaz bir akademiydi. Şimdi hızlı medya düzeninde usta çırak ilişkisi kayboldu diyebiliriz. Televizyonculuğun o eski meslek disiplini hala varlığını koruyor mu?

 Haberin magazinleşmesi ismini de vereceğim çok sevgili arkadaşım Reha Muhtar’ıngetirdiği bir tarz vardı. Fakat o dengeyi çok iyi kurmuştu. Ciddiyet, biraz magazin, biraz ciddiyet bütün kesimlere de o haberi verebiliyordu. Şimdi haber yok. Ben haber bulamıyorum. Her sunucu böyle bir akım başlatıldı. Her sunucu sanki o haberi yorumlama mecburiyetindeymiş gibi ayakta yürüyerek, orası podyum değil ki otursanız. Nedir o hop oturup hop kalkma halleri? Yürüyerek haberi bir şeyler yapıyor, sunmuyor, anlatmıyor, aktaramıyor. Ben ekranda, ben derken kendimi anlatmıyorum, ekranda o gün o haber bültenini izlerken ülkemde ve dünyada neler olduğunu görmek istiyorum. Sürekli olarak bir yorum var. O habere yorum, ona yorum, ekranda bir şeyler, görseller, orada ahkam kesmeler filan. Hayır, o haber sunucusu haberin aktaranıdır. Yorum yapan değil. Ne zaman yorum yapabilir? O çok ince bir ayardır, bıçağın keskin sırtıdır. Her şeye yorum yapılmaz. Bırak, biz değerlendirelim. Sen haberi ver. Tabii bu haber merkezlerinin anlayışı içinde böyle devam ediyor. Dolayısıyla genellikle de kadın haber sunucuları olduğu için mini eteği, daracık kıyafetleri vesairesi ona bakmaktan haber zaten magazinleşiyor. Yani aslında haber de yok.

Gençlerin kelime haznesi sınırlı

Dijital dünya kendi dilini yarattı. Kısa, hızlı ve çoğu zaman kuralsız. Sizin o titizlikle savunduğunuz Türkçe, sizce bu dijital medya, dijital habercilik dilinde yok olup gidecek mi ya da kendini kurtarabilir mi? Kendini kurtarması için ne yapmalı?

 Çok değerli bir dostumla bunu konuşuyordum. Şu Türkçemizin güzelliğini gençlere nasıl anlatacağız? Yeni kuşaklara nasıl aktaracağız? Bugün bir lise mezunu bu yapılan bir araştırma. 500-600 kelimeyle sınırlı konuşuyor. Teknik üniversiteden yani kendi alanında teknik bilgileri, tıp doktoruydu, uçak mühendisiydi, kimya mühendisi, makine mühendisi. Teknik bilgileriyle donatıldığı için kelime sayısı daha fazla. Şu büyük tehlike, söyleneni anlayamıyor, yorumlayamıyor, zorlaşıyor. Anlamak ve kendini ifade edemiyor. Bu açıdan Türkçe'nin sahiplenilmesi lazım. Dijital medya şimdi ya da YouTube kanalları, işte sosyal medya, ne bileyim işte Instagramdı, X hesaplarıydı vesaire. Pek çok yerden artık herkes yayıncı. Şöyle bir cümle var, “bir gün herkes 10 dakikalığına, 15 dakikalığına ünlü olacak.” Evet, bugün artık herkes ünlü. Yani herkesin bir yayın organı var. Şu küçücük cihazla istediği yere ulaşabiliyor. Burada önemli olan dilinin güzelliklerini tekme tokat yaralamadan sağlıklı konuşabilmek. Türkçemize sahip çıkmalıyız. Ana dil, adı üzerinde her toplumun kendi ana dili vardır ve o ana dilin korunması, doğru konuşulması gerekir. Tabii bu bir eğitim politikası olmalı. Anaokulundan, ilkokuldan, ortaokuldan, liseden, üniversiteden mezun olanlar dilini sağlıklı aktararak gelmeli.

Güzelliğinizle asla oynamayın

Bilinçli olan gençler Türk haberciliğine bir iz bırakmak istiyor. Buradan mesleğe yeni adım atmış gençlere, başta ben olmak üzere verebileceğiniz bu ilk altın öğüt nedir?

Elbette her yaşta, her gün, her an bir şey öğreniyoruz. Buraya gelirken de çok şey öğrendim evimden çıkıp gelirken. Sokakları gözlerim, gözlem yapmaya çalışırım. Meslek biraz da bunu verir insana. Kişileri analiz etmeye çalışırım. Bu mesleği yapmak isteyenlere tavsiyem, özellikle genç hanımlara tavsiyem, lütfen güzelliğinizle oynamayın. Gençliğiniz, güzelliğiniz. Beyninizin içine ne kadar doldurursanız o kadar güzelleşirsiniz. O kadar cazip hale gelirsiniz. O doğal olmayan dudak dolguları, yanak dolguları, vücutla oynamak, kirpikler vesaire. O doğallığı bozmak kayıp. Size bakan o güven duygusunu bir kere sarsıyorsunuz.  Dilini doğru konuşmak, sürekli kendini geliştirmek, ilgi alanlarını genişletmek. Ay ben onu hiç sevmem. Onu istemem demeden her kesimi dinleyebilmek. Bugün dünya görüşümüzle çok farklı insanlarla bir araya gelebiliyoruz. Birbirimizi mi öldüreceğiz? Hayır. Birbirimizi dinleyeceğiz ve anlayacağız. Onun için birbirimizi ötekileştirmeden anlamaya çalışmak, doğru yorumlamak, önyargılı olmamak. Bunlar o kadar çok sıralanabilir ki alt alta. Fakat en önemlisi mesleğini iyi yapabilmek için diline hakim olmak. Diline sahip olmak ve sürekli kendini geliştirmek.

Temiz Türkçe'ye sahip çıkmalı

Gülgûn Feyman bölgesel söyleyişlerden etkilenmemiş Türkçe'ye sahip çıkmamız gerektiğine vurgu yaparak “ Ülkemiz çok renkli. Doğu Anadolu var, Karadeniz var. Ne kadar tatlıdır bir Karadeniz diyen tanırız. Trakya var, “Abe Ürber, Abe Asanım“ diyen. Hasan, Hüseyin, H sesi pek telaffuz edilemez. Kulağımıza ne kadar hoş gelir. Çok renklidir, çok coşkuludur. Ege'ye gidiyorsunuz biraz müzik alır. İç Anadolu'da farklılaşır ama asıl olan İstanbul lehçesi dediğimiz sizin, benim. konuştuğumuz bölgesel söyleyişlerden etkilenmemiş o Türkçedir. İşte onun korunması çok önemli, onu korumak lazım. ve okullardan itibaren de bir devlet politikası halinde dile kuşaktan kuşağa sağlıklı aktarmak lazım. Yoksa çok garip şeyler duyuyoruz. Aman onların sizler gibi genç kuşaklar eliyle uzaklaştırılması lazım. Ayrık otudur o kötü sözcükler.” dedi.

Peki eski Türkiye medyasındaki tartışma kültürüyle bugünkü tek seslilik riskini kıyasladığımız zaman Türk medyası ne kaybetti?

Tek seslilik var. Bir orkestra düşünün. Çok seslidir. Enstrümanlar trompetinden tutun da saksafonuna varıncaya kadar.  Belki bir flüt girer araya, kemanlar, vurmalı çalgılar. Bütün bunlara baktığınız zaman ahenkli bir ses duyarsınız. Tek sesli  medya ikiye bölünmüş. İktidara yakın olanlar, muhalefete yakın olanlar. Ama al birini vur, ötekine görüntüsü var. Hepsi kendine hizmet ediyor. Halka hizmet eden bir medya anlayışı yok. Dolayısıyla onu sorunuzun içinde zaten söylediniz. Çok sesli bir yayıncılık anlayışı yok. Ben habercilikten söz ediyorum tabi. Ne yazık ki tek sesli. Habercilik ciddi iştir.

BU YOLDA İNATLA YÜRÜDÜM

Çok eğlenceli bir çocuktum

Doğduğunuz güne dair size anlatılanlardan neler hatırlıyorsunuz? Nasıl bir çocuktunuz?

Çok eğlenceli bir çocuk olduğumu biliyorum. Toprak yermişim. Saksılara minik minik parmağımı daldırıp toprak yermişim. Ve bu arada en sevdiğim içecek sütmüş. Onu hatırlıyorum. Ve bir plastik bardağım vardı. Eğer süt yoksa kıyameti kopartırmışım. Ve şekerli su verirlermiş süt yerine. Onun adı da sütte. Sütteymiş. Hayatımda hala o kelime var. 

 Bu yola çıkarken en büyük hayaliniz neydi? Bugün o hayale ne kadar yakınsınız? 

 Bu yolculuk aslında benim hayalimdi. Evde kırmızı renkli bir radyomuz vardı. O radyoda haberleri, müzik programlarını, sohbetleri dinlerdim çocukluğumda. Ve merak ederdim her çocuk gibi. Acaba bunlar nasıl konuşuyorlar, ne yapıyorlar diye. Ve bir gün ne yaptıklarını, nasıl konuştuklarını öğrendim. Sayısız sınava girdim. 7.000'den fazla kişi arasından ipi göğüsleyenlerden oldum. Ve 5 kişi Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nda konuşma hakkını elde ettik. O gün bugündür dilime aşık bir Cumhuriyet kadını olarak, mesleğine sevdalı bir yayıncı olarak yolculuğumu sürdürüyorum. 

Hayatınızda dönüm noktası dediğiniz ilk olay neydi? 

Çok olay var. Dünyaya gelmiş olmam bir dönüm noktası bence. Ondan sonra da hem hayata bakışım, hem altın bilezik. Pırlantalarla, çok değerli taşlarla süslü, bezeli altın bilezik mesleğimi elime almam aslında benim için en önemli dönüm noktası. Bugüne değin asla ve asla bırakmadım çalışmayı hem mesleki olarak hem dilim açısından. Hem de dünyayı öğrenmek, anlamak açısından ve devam ediyorum. Her an, her olay benim için daima bir dönüm noktası.

Kariyerinize vazgeçmeyi düşündüğüm an bu an dediğiniz bir dönem oldu mu?

Olmadı. Olmayacak. İnatla yürüdüm bu yolda. Bütün örselenmişliklere rağmen, mesleğimizi yok etmeye çalışanlara karşı direnerek, Türkçe'yi yok etmeye karşı mücadele edenlere direnerek bugünlere geldim ve devam edeceğim kanımın son damlasına kadar. 

En ağır bedeli ödediğiniz karar hangisiydi? 

Bedel ödemedim. Öyle bir kararım yok. Eğer ağır bedel ödediğiniz bir tarzınız, davranışınız, kararınız olursa burada olamazdım belki. 

Yalnız kaldığınızda en çok neyi düşünürsunuz?

Kızlarımı, geleceği, ülkemi, hayal kurmayı severim, hayal kurarım. Kitaplar okurum. Düşüncelerim yanımda olduğu için buna pek yalnızlık demeyeceğim. “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsaydı eğer yalnızlık olmazdı” diyen sözü de şurada havaya bırakıvereyim ama düşüncelerimizle baş başa olduğumuz zamanda bile yalnız olduğumuzu düşünmüyorum. Belki fiziken bir yalnızlık söz konusu olabilir ama aslında yalnız değiliz. Öyle düşünüyorum ben.

Keşke bunu daha önce bilseydim dediğiniz bir şey var mı? 

Bazı yemekleri yemek yapmayı çok sevenlerderim. Keşke bunu daha önce öğrenseydim, daha sık yapsaydım dediğim yemekler olur. Keşkeilerim içinde bütün dünyayı gezmek, dolaşmak, bütün insanları tanımak, bütün renklerde buluşmak özlemi, bütün bütün kitapları okumak arzusu vardır. İşte keşkilerim içine şimdi onları koyabilirim. 

Geriye dönme şansınız olsaydı değiştireceğiniz tek şey ne olurdu?

Bunu hep söylerim. Bugünkü aklım olsaydı, işte şu yaşta olsaydım diye. Zaten bugünkü aklınız olsaydı o yaşta da olamıyorsunuz aslında. Neyi değiştirmek isterdim? Atatürk'e ölümsüzlük vermek isterdim. Böyle bir gücüm olsaydı mesela. O olamayacağına göre Atatürk'ün ilke ve devrimlerinin yaşatılması için, kadın hakları için, çocuk hakları için, hayvan hakları için, insan hakları için en güçlü yasaların çıkmasını isterdim. Özetle doğru, düzgün, çağdaş bir ülkede, Türkiye'de yaşamak için çok güçlü yasalar çıksın isterdim mesela. 

Sizden son nasıl hatırlanmak istersiniz?

Bilmem şimdiki gibi hatırlanacağım herhalde. Türkçeyi iyi konuşurdu diyecekler muhtemelen. Eleştiri de olmalı tabii içinde. Devamlı alkış insanı yorar. Eleştiriler insanın daha ileri gitmesine yardımcı olur. Ancak bir gün ben de her ölümlü gibi bu dünyadan göçüp gittiğimde Türkçe açısından iyi bir isim bırakacağımı düşünüyorum kendi kendime. Umarım öyle olur. 

Hayat size tek bir cümlelik mesaj bırakma hakkı verseydi bu ne olurdu?

 Hayatı sevin.


Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *