Algı ve adalet
Türkiye, tarihinin her döneminde olduğu gibi bugün de yalnızca ekonomik ve siyasal sorunlarla değil; adalet, güven, vicdan ve toplumsal aidiyet duygusunun sınandığı zorlu bir eşikten geçmektedir.
Bir ülkenin gerçek gücü, karşılaştığı badirelerin büyüklüğüyle değil, o badirelerden hangi hukuk, hangi ahlak ve hangi ortak vicdanla çıkabildiğiyle açıklanabilir.
Yolsuzlukların, kaçakçılığın, faili meçhul cinayetlerin, kamu kaynaklarını hedef alan çıkar ilişkilerinin, spor dünyasına kadar uzanan karanlık düzeneklerin ve fonlar üzerinden gerçekleştirildiği ileri sürülen büyük çaplı usulsüzlüklerin üzerine kararlılıkla gidilmesi, hukukun üstünlüğü adına toplumda umut yaratabilecek gelişmelerdir.
Çünkü hukuk, kimden gelirse gelsin suçu araştırabildiği; makam, mevki, servet ve siyasi aidiyet karşısında geri çekilmediği ölçüde hukuk olur.
Ne var ki adaletin yalnızca uygulanması değil, adil olduğuna dair ortak inancın korunması da gerekir.
Muhalefete yönelik kayyum uygulamaları, görevden almalar, siyasal itibarı zedelemeye yönelik olduğu düşünülen girişimler ve hukukun siyasi rekabetin bir aracı haline geldiği yönündeki tartışmalar, toplumun bir kesiminde ciddi bir güvensizlik yaratmaktadır.
Böyle dönemlerde en büyük tehlike, gerçeğin yerini algının; hukukun yerini tarafgirliğin, ortak aklın yerini kutuplaşmanın almasıdır.
Gerçek adalet, karşıtımız için de aynı hukuku isteyebildiğimiz yerde başlar. Bu sorunun demokratik toplumlarda tek kalıcı cevabı; bağımsız hukuk, hesap verebilir yönetim, özgür düşünce ve güçlü bir toplumsal vicdandır.
Bugün ekonomik hayatın yarattığı ağır baskı da bu siyasal ve ahlaki tartışmalardan bağımsız değildir. Geçim sıkıntısı yaşayan emeklinin, geleceğine ilişkin umutlarını kaybeden gencin, emeğinin karşılığını alamadığını düşünen çalışanın, yarını öngöremeyen esnafın ve toplumun geniş kesimlerinin yaşadığı kaygılar yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamaz.
Ekonomi aynı zamanda güven meselesidir. İnsan geleceğine, kurumlara ve adalet düzenine güvenemediğinde ekonomik sıkıntı giderek toplumsal bir umutsuzluğa dönüşür.
Bir toplum için en ağır yoksulluk yalnızca gelir yoksulluğu değildir; umut yoksulluğudur.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlıklar, yeni kamplaşmalar ya da toplumun birbirinden daha fazla uzaklaşması değildir. İhtiyaç; demokrasinin bütün kurumlarıyla işletilmesi, hukukun kişilere ve dönemlere göre değişmeyen bir ilke haline gelmesi, eleştirinin düşmanlık olarak görülmediği bir siyasal kültürün kurulmasıdır.
Demokrasi kurallar bütünüdür. Medeniyettir, anlamadır, adaletli olmaktır, yaşamı özgürlükler bağlamında insanca yaşanabilecek alana taşımadır.
Demokrasi; iktidarın sınırlandırılması, muhalefetin korunması, basının özgürce soru sorabilmesi, yurttaşın korkmadan konuşabilmesi, kamu görevlisinin hesap verebilmesi ve yargının hiçbir siyasi ya da ekonomik gücün gölgesinde kalmamasıdır. Sandık demokrasinin başlangıcıdır; adalet ise onun vicdanıdır.
Bir devleti güçlü yapan yalnızca kurumları değildir; o kurumların adil olduğuna duyulan inançtır. Bir toplumu geleceğe taşıyan ise yalnızca ekonomik büyüklüğü değil, insanlarının ortak bir geleceğe inanabilme kudretidir.
Adaletin olmadığı yerde huzur, vicdanın sustuğu yerde ahlak, demokrasinin zayıfladığı yerde ise kalıcı bir toplumsal barış kurulamaz.
Türkiye’nin çıkış yolu; daha fazla ayrışmak değil, ortak hukukta buluşmak; daha fazla korku üretmek değil, güven inşa etmek; gerçeği algılar arasında kaybetmek değil, şeffaflıkla ortaya çıkarmaktır.
Çünkü sonunda bütün siyasal tartışmaların, bütün ekonomik programların ve bütün devlet düzenlerinin üzerinde tek bir ölçü vardır. O da insanın onurudur.
Adalet onuru korumak, demokrasi onu güvence altına almak, ahlak ise hiçbir koşulda unutmamak içindir.