Hayatın istatistiği
Eylül ayının gelmesiyle yaz rehavetinden sıyrıldık, sonbaharın getirdiği dinginlikle geçtiğimiz dokuz ayın muhasebesine başladık. Yılın son çeyreğine girerken bu sene kaç kitap okudum, kaç film izledim gibi sorular zihnimizde yankılanmaya başladı. 2027’ye geçmeden yılbaşında koyulan hedefleri tamamlama telaşına girmiş bile olabiliriz.
Bu hedefleri takip ederken bize yardımcı olan birçok pratik uygulama var. Okuduğumuz kitapları listeliyor, izlediğimiz filmleri puanlıyoruz. Ancak kayıt tutma alışkanlığımız bunlarla sınırlı kalmıyor; bedenimizin istatistiğini de tutuyoruz. Günlük adım sayımızdan uyku saatimize, gün içinde aldığımız kaloriden içtiğimiz suyun litresine kadar her ayrıntıyı kaydeden uygulamalar kullanıyoruz. Peki hayatımızın istatistiğini tutmak gerçekte ne kadar faydalı? Deneyimlerimizin muhasebesini tutmak yaşama sevincimizden çalıyor olabilir.
Bu istatistik tutma halinin kişiyi daha verimli hale getirdiğini savunanlar çıkacaktır elbette. Dürüst olmak gerekirse ben de onlardan biriydim. Ancak daha sonradan kitap okumak veya film izlemek gibi ruhsal doyum sağlayan eylemlerde verimlilik aramanın ne kadar sağlıklı olduğunu sorgulamaya başladım. Çünkü bu verimlilik arayışıyla sorumluluklarımızdan uzaklaşıp dinlenmek için edindiğimiz hobiler bile birer görev halini alıyor; dijital profilimizin sergilenmesi gereken bir vitrinine dönüşüyor. Sırf listemize bir çentik daha atabilmek için izlenen bir filmin bize katkısı ne kadar olabilir ki? Bir kitabın bizde bıraktığı etki kişisel ve eşsizdir; bu hissi bir performans haline getirmek bizden çok şey çalıyor.
Tatil yaparken, dinlenirken bile hissettiğimiz ‘verimli zaman’ kaygısı tam da bu istatistik tutma alışkanlığından besleniyor. Zihnimizde sürekli tamamlanması gereken hedefler listesi ile dolaşıyoruz. Bu durum tembellik hakkımızı elimizden alırken, yaşamın her anını ‘verimli’ değerlendirilmesi gereken bir kaynağa dönüştürüyor.
Bedenin istatistiğini tutmak ise kişinin bedeninin de bir performans alanına dönüşmesinin somut bir örneği. Ortada tıbbi bir zorunluluk yokken atılan adımları, alınan kalorileri kaydetmek basit bir sağlık arayışının ötesine geçiyor. Bu aralıksız müfettişlik hali kişiyi kendinin gözetleyicisi haline getiriyor. Bedenimize gardiyanlık yaparken onu kusursuzlaştırmaya çalışıyoruz. Bu sürekli denetleme hali ise kişiye sağlıktan ziyade yetersizlik hissi olarak geri dönüyor.
Sürekli kendimize dair biyolojik ve eylemsel veriler toplamak, adeta bir şirket yönetme mantığıyla hayatı optimize etmeye çalışmak bizi verimli kılmaktan ziyade kendi bilançomuzda boğulmamıza yol açıyor. Kendimize hem gardiyan hem de tutsak olurken modern zamanın performatif kurbanları oluyoruz.
Yılın son çeyreğinde kendimizi aralıksız denetlemek yerine anda kalabilmek, hiçbir hedef gütmeden hobilerimize zaman ayırmak iyi bir değişiklik olabilir. Dinlenirken bile verimlilik peşinde koşmaktan vazgeçip anın tadını çıkarmak, o sonsuz istatistiklerden kurtularak 2027’ye adım atmak belki de kendimize koyacağımız en sahici hedef olacaktır.