Sosyalleşme aracı olarak travma anlatıcılığı
Günümüzde artık neredeyse herkesin hazırda en az bir travması var. Gerektiğinde tanışmalarda, arkadaş sohbetlerinde, hatta sosyal medyada bir referans olarak kolaylıkla çıkarılıp masaya konuluyor. Travma, çoktandır psikolojik bir kavram olmanın ötesine geçerek bir anlatı biçimine, hatta bir sosyalleşme aracına dönüşmüş durumda. İnsanlar kendilerini artık sadece başarılarıyla ya da hayalleriyle değil, yaralarıyla da anlatıyor.
Oysa kavramın aslı bu kadar yaygın bir kullanıma sahip değil(di). Travma, Yunanca trauma kelimesinden gelir ve “yara” anlamındadır. İlk olarak tıpta, bedensel hasarı tanımlamak için kullanılmış. Ruhsal alana geçişi ise savaşlar, kitlesel felaketler ve kişinin baş etme kapasitesini aşan sarsıntılar üzerinden olmuştur. Kısaca tanımlarsak travma, hayatın olağan akışını kesintiye uğratan, kişiyi derinden etkileyen ve kalıcı iz(ler) bırakan kırılmaları ifade eder. Tanımdan da anlaşıldığı üzere basit can sıkıntılarını veya hayal kırıklıklarını açıklayan bir kavram değildir.
Günümüzde ise kavramın sınırları olabildiğince genişletilmiştir. Çocuklukta yaşanan bir hayal kırıklığı, zor bir öğretmen, mesafeli bir ebeveyn, akran zorbalığı, kötü bir ilişki… Hepsi aynı kavramsal torbaya atılıp travma olarak dolaşıma sokulmaktadır. Özellikle baba figürü, güncel travma anlatılarının neredeyse değişmez karakterine dönüşmüş durumda. Baba sertti, travma; baba yoktu, travma; baba vardı ama… yine travma. Görünen o ki baba, hem varlığıyla hem de yokluğuyla “travma” üretme kapasitesine sahip dünyadaki nadir toplumsal karakterlerden biri olarak işlev görüyor.
Peki her acı/yara gerçekten travma mıdır? Yakın zamana kadar kimi zaman öfkeyle, kimi zaman gülerek ‘anı’ diye anlatılan deneyimlerin önemli bir kısmı bugün ‘travma’ etiketiyle sunulmaktadır. Oysa hayat, her türlü kırılma ve dış etkenlerden arındırılmış steril bir laboratuvar değildir. Hayal kırıklıkları, çatışmalar ve adaletsizlikler de insanı/beni inşa eden deneyimlerdir. Her olumsuz deneyimi travma ilan ettiğimizde örselenmiş bir özne ve kronikleşmiş mağduriyet dışında geriye ne kalır?
Üstelik psikolojide derin sarsıntıları tanımlamak üzere kullanılan travma tam da bu nedenle ketumdur. İnsan travmasını anlatmaktan, hatta kimi zaman hatırlamaktan bile kaçınır. Klinik literatürde travmatik deneyimlerin çoğu, uzun ve dikkatli bir süreçte, güvenli bir ortamda açığa çıkar. Bugün ise travma, anlatı ekonomisinin en gözde malzemelerinden biri haline gelmiş durumda. Ne kadar dramatikse o kadar ilgi görüyor; ne kadar gizemliyse o kadar paylaşılabilir oluyor.
Travma anlatısının popülerleşmiş versiyonlarından biri de travmayı kuşaklar arası bir miras olarak kurgulayan aile dizilimi yaklaşımıdır. Kendi yaşadıklarımız yetmezmiş gibi, daha biz doğmadan yaşanmış olanlar da artık devreye sokulmakta. Aile dizilimi pratiklerinin yaygınlaşmış versiyonlarıyla birlikte travma, bireysel deneyim alanını aşarak yarı-mistik bir mirasa dönüştürülmekte. Anneannenin bastırılmış duyguları, dedenin cephede yaşadıkları, soy ağacında adı dahi bilinmeyen bir akrabanın yarım kalmış hikayesi… Hepsi bugünkü ruh halimizin müsebbibi ilan edilirken insan, daha dünyaya gelmeden travma sahibi olarak konumlandırılıyor.
Bert Hellinger’in geliştirdiği aile dizilimi yaklaşımının akademik psikolojideki yeri oldukça tartışmalıdır. Buna rağmen, yöntemin popülerleştirilmiş biçimleri kişisel gelişim piyasasının merkezine yerleşmiş durumda. Atölyeler, inziva kampları ve sertifika programlarıyla travma artık yalnızca deneyimlenen ya da anlatılan bir şey değil, aynı zamanda pazarlanan bir performans haline geldi.
Kendi kararlarımızla, seçimlerimizle ve sorumluluklarımızla yüzleşmek yerine bütün yükü geçmiş kuşaklara devretmek sanırım daha konforlu geliyor insana. Aile dizilimi gibi kazanç getiren performanslarla travma, iyileştirilmesi gereken bir yara olmaktan çıkıp her sorunu açıklayan kullanışlı bir hikayeye dönüşmüş durumda.
Amacım elbette travmayı inkar etmek değil, tam tersine gerçek travma(lar) vardır ve yıkıcıdır. Ancak her can sıkıcı deneyimi travma ilan ettiğimizde, kavramın dili aşınır ve içeriği basitleşir. Evet her yara iz bırakır fakat her iz travma değildir. Bazıları sadece hayatın basit çizikleridir.
Günümüz insanı gerçekten travmalarıyla yüzleşip iyileşmek mi istiyor, yoksa travma üzerinden hikayesi bol, sorumluluğu az yeni bir kimlik mi inşa ediyor? Hayat, bütün çiziklerine rağmen, yalnızca travma(lar)dan ibaret değildir. Sürekli yaralı bir özne olarak yaşamak ve bunun üzerinden bir anlatı kurmak kişiyi “sosyalleştirebilir” fakat kesinlikle iyileştirmez. Bu durum sadece hiç bitmeyen bir mağduriyet hali üretir. Oysa unutmayalım ki insan ne bütünüyle kırılgan bir mağdurdur ne de yalnızca geçmişinin tutsağıdır.