Eleştirmek yetmez: Bir model öneriyorum
Türkiye’nin sorunlarını yalnızca sıralamak çözüm üretmek değildir. Bir mühendis olarak benim yaklaşımım şudur: Sorunu tanımla, ölç, riskleri belirle, müdahale et ve sonucu yeniden ölç. Bu nedenle Türkiye için “Güven ve Kurumsal Dayanıklılık Modeli” adını verdiğim bütünleşik bir kamu politikası yaklaşımının tartışılmasını öneriyorum. Modelin temel hedefi, devletin herhangi bir siyasi partiye veya kişiye bağımlı olmaksızın hukuk, liyakat, şeffaflık, bilimsel karar alma ve hesap verebilirlik ilkeleri içerisinde çalışabilmesini sağlamaktır. Bunun ilk uygulama aracı Kurumsal Güven ve Yönetişim Karnesi olmalıdır.
Kurumsal güven çok önemli
Devlet kurumlarının performansını yalnızca faaliyet raporlarıyla değil, kurumsal dayanıklılık göstergeleriyle de değerlendirmeliyiz. Personel ve yönetici seçiminde liyakat, kamu ihalelerinde rekabet, kamu yatırımlarındaki maliyet ve zaman sapmaları, denetim bulgularının ne ölçüde giderildiği, vatandaşın bilgiye erişimi, kararların gerekçelendirilmesi, kurumsal hafızanın korunması ve hizmet sürekliliği belirli standartlarla izlenebilir. Ancak yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı gibi anayasal alanlar, yürütmenin kendi kendisini puanladığı bir sisteme bırakılamaz. Bu göstergelerin metodolojisi hukukçular, üniversiteler, kamu yönetimi uzmanları, ekonomistler ve bağımsız uzmanların katılımıyla oluşturulmalı; veri kaynakları ve değerlendirme yöntemi kamuya açık olmalıdır. Amaç kurumları cezalandırmak değil, kurumsal zayıflığı krize dönüşmeden tespit etmektir.
İkinci politika önerim, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi için kapsamlı ve bağımsız bir Kurumsal Etki Analizi yapılmasıdır. 2018 öncesi ve sonrası dönemler karşılaştırılmalıdır. Meclisin yürütmeyi denetleme kapasitesi, üst düzey kamu atamalarında liyakat, kamu kurumlarının karar alma özerkliği, yargının kurumsal bağımsızlığı, düzenleyici kurumların etkinliği, karar alma hızı ve kamu politikalarının sonuçları bilimsel göstergeler üzerinden incelenmelidir. Elbette pandemi, küresel ekonomik gelişmeler, savaşlar ve büyük afetler gibi dış değişkenler ayrıştırılmalıdır. Çünkü bilimsel değerlendirme, sonucu önceden belirleyip ona uygun veri aramak değildir. Verinin bizi götürdüğü sonuca ulaşmaktır. Analizin sonucunda mevcut sistemin reformu, güçlendirilmiş parlamenter sistem veya farklı demokratik hükûmet modelleri karşılaştırılabilir. Türkiye’nin yönetim sistemi siyasi sloganlarla değil, hangi modelin demokrasi, etkinlik, denetlenebilirlik ve kurumsal dayanıklılığı birlikte sağlayabildiği üzerinden tartışılmalıdır.
Kurumsal stres testleri
Üçüncü önerim kamu kurumlarına Kurumsal Dayanıklılık Stres Testleri uygulanmasıdır. Bir kurumun üst yönetimi tamamen değiştiğinde sistem çalışmaya devam ediyor mu? Kritik uzmanlar ayrıldığında bilgi kayboluyor mu? Bir yönetici değiştiğinde kurumun bütün politikası değişiyor mu? Kritik kamu verileri güvenli biçimde yedekleniyor mu? Denetim mekanizması kurumun kendi hatalarını tespit edebiliyor mu? Siyasi değişiklikler kamu hizmetinin sürekliliğini etkiliyor mu? Bu sorular bize gerçek kurumsal kapasiteyi gösterir. Bir kurumun gücü yalnızca başındaki yöneticinin gücüyle değil, o yönetici ayrıldıktan sonra da ne kadar sağlıklı çalışabildiğiyle ölçülmelidir.
Dördüncü politika önerim ise teknolojiyi bu sisteme entegre etmektir. Türkiye, Yapay Zekâ Destekli Kurumsal Erken Uyarı Sistemi geliştirebilir. Kamu ihalelerinde olağan dışı fiyat örüntüleri, rekabetin azalması, kamu yatırımlarındaki yüksek maliyet sapmaları, tekrar eden proje gecikmeleri ve benzeri risk göstergeleri büyük veri analiziyle incelenebilir. Ancak yapay zekâ hiçbir zaman suçlu belirleyen veya yargı kararı veren makam olmamalıdır. Yalnızca risk sinyali üretmelidir. Nihai değerlendirme bağımsız ve yetkili insan denetimine tabi olmalı; algoritmalar denetlenebilir, veri kaynakları güvenilir, kişisel haklar ise güçlü biçimde korunmalıdır.
Bu sistem doğru kurulursa, devletin denetim kapasitesini cezalandırıcı olmaktan çıkarıp önleyici ve proaktif hâle getirebilir.
İbn Haldun’dan yapay zekaya
İşte İbn Haldun’un asırlar önce gözlemlediği devletlerin güçlenme ve zayıflama dinamikleriyle bugünün yapay zekâ teknolojisinin kesişebileceği yer burasıdır. Yaklaşık yedi asır önce toplumsal gözlemle değerlendirilen değişimleri bugün veriyle izleyebiliriz. Adalete güven azalıyor mu? Liyakat göstergeleri geriliyor mu? Kamu kurumlarında uzmanlık kaybı yaşanıyor mu? Genç ve nitelikli insan kaynağı ülkeyi terk ediyor mu? Yatırımcı güveni azalıyor mu? Kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin toplumsal şüphe artıyor mu? Kurumlar kişilere daha fazla bağımlı hâle geliyor mu? Bunları birbirinden kopuk günlük tartışmalar olarak değil, kurumsal dayanıklılığın erken uyarı göstergeleri olarak değerlendirebiliriz.
Proaktif Devlet Modeli
Daha önce afet yönetimi konusunda savunduğum proaktif yaklaşımın devlet yönetimine de uygulanabileceğini düşünüyorum. Deprem olduktan sonra zayıf binayı aramak yerine önceden tespit etmek… Sel meydana geldikten sonra dere yatağını tartışmak yerine risk haritasını önceden hazırlamak… Yangın çıktıktan sonra yalnızca söndürmeye çalışmak yerine yangın riskini kaynağında azaltmak… Devlet yönetiminde de aynı düşünce geçerli olmalıdır. Yolsuzluk meydana geldikten sonra yalnızca cezalandırmak yerine riskli süreçleri önceden tespit etmek… Kurumlar zayıfladıktan sonra reform yapmak yerine kurumsal performansı sürekli ölçmek… Nitelikli insanlar ülkeyi terk ettikten sonra geri çağırmak yerine onları ülkelerinde üretmeye teşvik edecek ortamı oluşturmak… Toplumsal güven kaybolduktan sonra yeniden kazanmaya çalışmak yerine güveni sürekli koruyan kurumlar oluşturmak… Ben buna Proaktif Devlet Modeli diyorum.
Kurumsal kalkınma çok önemli
Ancak hiçbir teknoloji veya mevzuat tek başına yeterli değildir. Türkiye’nin aynı zamanda toplumsal ahlak ve kamu etiğini güçlendirmesi gerekir. Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, dürüst olmayı da öğretmeliyiz. Gençlerimize yalnızca meslek sahibi olmayı değil, mesleklerini etik sorumlulukla yerine getirmeyi de öğretmeliyiz. Kamu görevlisine kamu kaynağının milletin emaneti olduğunu hatırlatmalıyız. Torpilin, adam kayırmanın ve haksız ayrıcalığın normalleştiği yerde yalnızca ahlaki değil, ekonomik ve kurumsal kayıp da meydana gelir. Ahlaki erozyonun ekonomik faturası vardır.
Güçlü kişi değil güçlü kurum
Cumhurbaşkanları değişebilir. Bakanlar değişebilir. Belediye başkanları değişebilir. Siyasi partiler iktidara gelebilir veya iktidardan ayrılabilir. Fakat hukuk, liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik ve bilimsel karar verme ilkeleri değişmemelidir. Çünkü: Devlet kişilerden uzun yaşamalıdır. Türkiye’nin geleceği için yeni bir kalkınma formülüne ihtiyacımız olduğuna inanıyorum: Ve kurumsal güven; yatırımın, üretimin, bilimin, toplumsal huzurun ve sürdürülebilir kalkınmanın temelidir. Bir mühendislik yapısında önemli olan yalnızca yapının bugün ayakta durması değildir. Asıl mesele gelecekte karşılaşacağı yükler altında da güvenli kalabilmesidir.
Devletler için de aynı ilke geçerlidir. Bir devletin gerçek gücü, bütün kararları tek merkezden alabilmesiyle değil; kendi gücünü hukukla sınırlandırabilmesi, kurumlarını bağımsız çalıştırabilmesi, hatalarını tespit edebilmesi ve yönetimler değiştiğinde dahi sistemini güvenle sürdürebilmesiyle ölçülmelidir. Türkiye’nin geleceğini güvenle inşa etmek istiyorsak kişileri değil kurumları; sadakati değil liyakati; keyfîliği değil hukuku; günü kurtaran pansuman tedbirleri değil kalıcı yapısal reformları esas almalıyız.
Para yeniden kazanılabilir. Binalar yeniden yapılabilir. Teknoloji yeniden üretilebilir. Fakat kaybedilmiş toplumsal güveni yeniden inşa etmek yıllar alabilir. Bu nedenle geleceğin güçlü Türkiye’si tek bir kişinin gücüne değil; hukukuna, bilimine, kurumlarına ve milletinin ortak iradesine güvenebilen Türkiye olmalıdır.