Kargalar ve kapitalist açgözlülerin sefilliği
Günün birinde bir sosyoloğa ya da ekonomiste ihtiyaç duyarsanız, boşuna üniversite amfilerinde vakit kaybetmeyin. Başınızı kaldırıp en yakındaki bir çınar ağacına ya da elektrik direğine bakın. Orada siyah tüyleri, keskin bakışlarıyla sizi izleyen kargaları göreceksiniz. Evet, bildiğimiz kargalar.
Hiç kıvırmadan, dolandırmadan yazalım. Eşyayı adıyla çağırmak gerekir: Hırsıza hırsız, kamu malı çalana harami, borsada milletin üç kuruşuna göz dikene soyguncu, silahtan ve zehirden beslenene ahlaksız, pezevenge pezevenğ demek insan olmanın birinci şartıdır. Okuyucu şimdi :“Ne alaka” diyecektir.
Açıklayayım; geçen kışın o buz gibi ayazında arka bahçedeki ağaçların altına bir parça ekmek ve bir iki kırıntı bıraktım. Önce bir karga kondu. "Tamam" dedim, "hepsini mideye ( kursak) indirir şimdi. Onu birkaç gün idare eder herhalde?" Ama karga öyle yapmadı! Yemeğe gagasını bile sürmeden yüksek bir dala kondu o bilindik sesiyle birkaç kez “gak gak” diye öttü. Birkaç dakika içinde bütün koloni toplandı ve o bir avuç kırıntıyı ve ekmeği hep birlikte paylaştılar.
Ben bunu bir kez değil, kış boyunca defalarca denedim ve her defasında aynı manzarayla karşılaştım. Belli ki bu kuşlar ya “Komünist Manifestoyu” okumuş yada "komşusu açken tok yatan bizden değildir" hadisini kendilerine ilke edinmiş! Kargalarda resmen kuralına uygun bir kamu bilinci, sapına kadar bir dayanışma var.
Sonra dönüp bizim coğrafyaya bakıyorum. Yoksulluk, yolsuzluk, yasakları dillerine dolamış olanların yıllardır din, iman, ahlak pazarlayarak iktidarda kalanlara, kamu kaynaklarını hortumlayan o küçük ama gözü doymaz azınlığa bakıyorum. Gelir dağılımındaki uçurum o kadar derinleşti ki, memleketteki servetin neredeyse tamamı birkaç ailenin, birkaç şirketin ve onların fon yöneticilerinin kasasına akıyor. Son günlerde patlayan şu "fon" muhabbetlerini, talan çarklarını izledikçe kargalardan utanıyorum.
Kuş kadar akıllarıyla bildikleri tek bir şey var anlaşılan: Açlıkta toklukta tek başına olmaz ya hep beraber ya hiçbirimizi yaşayan kültüre dönüştürmüşler. Çünkü ekmek tek başına yenirse boğazda kalır. “Biri yer, biri bakar kıyamet kopar gibi…”
Akşam pazarlarında dökülen sebzeleri toplayan insanları, ay sonunu getiremediği için helal lokmasına dert ekleyen komşuları düşünüyor insan. Bir yanda bir lokma ekmeğin hesabını yapan geniş bir halk, diğer yanda doymak bilmeyen bir iştahla tabağımızdaki son kırıntıya kadar göz diken bir anlayış...
Bize hep "Karga leş yer" diye öğrettiler. Kargayı küçümsediler, uğursuz saydılar. Eyvallah, karga ne olursa olsun leş yer. Ama soruyorum size: Doğanın dengesi gereği leş yiyen bir kuşun temizliği, "kutsal yada ahlaki ve hukuki" değerleri maske yapıp halkın rızkını, geleceğini, aşını yiyen talancıların yanında nedir ki?
Karga hiç değilse kendi türünün aç kalmasına izin vermiyor. Bizim memleketin açgözlüleri ise bırakın komşuyu çağırmayı, sofradaki son kırıntıyı bile yurt dışındaki fonlara aktarmanın, kamu kaynağını kendi havuzuna hortumlamanın peşinde oldukları çarşaf çarşaf manşetlerden inmiyor.
Anlayacağınız, insanlığın kargalardan öğreneceği çok şey var. En azından paylaşmayı, bölüşmeyi ve leş yemekle haram yemek arasındaki o büyük farkı...
Belki de mesele kargaların ne olup olmaması değildir. Asıl mesele, insanlığın kendi kurduğu düzenin karşısında bazen bir karganın davranışından utanacak hâle gelmesidir. Sahi “insan” ne ara bu hale geldi? Öyle tarihe, sosyolojiye, siyasete, ideolojiye, ekonomiye bakarak değil, kendimize, içimize dönüp, hiçbir şeyin arkasına saklanmadan “yalancıların, talancıların, dilencilerin” düzeni kurulurken “benim suçum ne kadar?” diye sorduğumuz gün birlikte üretip birlikte tüketen rıza kapısının erdemine yürüyebiliriz...