Karar alırken bilim öncelikli olmalı...
Türkiye’nin sahip olduğu en önemli güçlerden biri yetişmiş insan kaynağıdır. Üniversitelerimizde, kamu kurumlarımızda, özel sektörde ve meslek kuruluşlarında çok önemli bilgi ve tecrübe bulunmaktadır. Asıl mesele bu bilgiyi karar mekanizmalarına ne ölçüde aktarabildiğimizdir. Bilimsel bilgi yalnızca üniversitelerde yayımlanan makalelerde veya sempozyum salonlarında kalmamalıdır. Şehir planına dönüşmelidir.
Afet politikasına dönüşmelidir. Eğitim modeline dönüşmelidir. Teknolojiye, üretime ve kamu politikasına dönüşmelidir. Bilimin gerçek değeri yalnızca bilgi üretmesinde değil, üretilen bilginin toplumun yaşam kalitesini yükseltmesinde ortaya çıkar. Bu nedenle üniversite, kamu, yerel yönetim ve özel sektör arasındaki bilgi aktarımını güçlendiren kalıcı mekanizmalara ihtiyacımız vardır.
Hukuk ve Öngörülebilirlik Kalkınmanın Altyapısıdır
Yapısal dönüşüm yalnızca mühendislik ve teknolojiyle gerçekleştirilemez. Bir ülkenin uzun vadeli gelişimi açısından kuralların açık, kurumların güçlü ve karar süreçlerinin öngörülebilir olması önemlidir. Vatandaş geleceğini planlayabilmelidir.
Girişimci yatırımını planlayabilmelidir. Mühendis yaptığı projenin hangi standartlara göre değerlendirileceğini bilmelidir. Kamu görevlisi kararını hangi objektif ölçütlere göre vereceğini bilmelidir. Üniversite bilimsel üretimini özgürce geliştirebilmelidir. Devletin kendi resmi reform programlarında da hukuki ve bürokratik öngörülebilirliğin güçlendirilmesi, dijitalleşme ve yatırım ortamının geliştirilmesi gibi hedeflerin yer alması bu konunun önemini göstermektedir.
Güçlü kurumlar yalnızca bugünün problemlerini çözmez. Geleceğin belirsizliğini de azaltır.
Liyakat bir tercih olmamalı
Bir deprem projesinde doğru mühendisi görevlendirmek ne kadar önemliyse kamu yönetiminde de doğru insanı doğru göreve getirmek o kadar önemlidir. Liyakati yalnızca işe alım meselesi olarak değerlendirmemeliyiz. Bilgi, eğitim, tecrübe, etik sorumluluk ve yaptığı işin hesabını verebilme kültürü birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü kurumların niteliğini binaları değil, o kurumlarda görev yapan insanların niteliği belirler.
Teknolojiyi satın alabilirsiniz. Bir bina inşa edebilirsiniz. Yeni bir yazılım geliştirebilirsiniz. Ancak güçlü bir kurumsal kültür kısa zamanda satın alınamaz. Yıllar içerisinde oluşturulur ve nesiller boyunca korunur.
Eğitim Reformların Başlangıç Noktasıdır
Daha önce afet farkındalığı üzerine yazarken özellikle çocukluktan başlayan eğitimin önemine dikkat çekmiştim. Aynı düşünceyi ülkenin genel gelişimi açısından da taşıyorum. Eleştirebilen, araştıran, bilime açık, teknoloji üretebilen, sorumluluk alabilen ve farklı düşüncelere saygı gösterebilen nesiller yetiştirmeden kalıcı reform gerçekleştirmek kolay değildir.
Çünkü sonuçta bütün sistemleri insanlar işletmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin uzun vadeli dönüşümünün başlangıç noktalarından biri eğitim olmalıdır. Eğitimi yalnızca sınav başarısı üzerinden değil, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum yetiştirmek istediğimiz üzerinden değerlendirmeliyiz.
Devlet hafızası uzun yaşamalı
Daha önce şehirlerimizin dijital bir hafızaya sahip olması gerektiğini ifade etmiştim. Aynı ilke kamu yönetimi için de geçerlidir. Bir kurum yıllarca veri üretmiş, araştırma yapmış, projeler geliştirmiş ve tecrübe kazanmışsa yönetici veya personel değiştiğinde bu birikim kaybolmamalıdır. Başarılı projeler devam ettirilmeli, başarısız uygulamalardan ders çıkarılmalı ve kamu yönetiminde bilgi nesilden nesile aktarılmalıdır.
Devlet hafızası kişilerden uzun yaşamalıdır. Kurumsallaşmanın temel göstergelerinden biri budur.
Siyasetin Ötesinde Bir Türkiye Perspektifi
Elbette demokrasilerde farklı siyasi görüşler olacaktır. Ülkenin nasıl yönetileceğine ilişkin farklı yaklaşımların bulunması doğaldır. Ancak bazı konuların günlük siyasi rekabetin ötesinde uzun vadeli devlet politikalarına dönüşebilmesi gerekir. Deprem güvenliği bunlardan biridir.
Eğitim bunlardan biridir. Bilim ve teknoloji bunlardan biridir. Su ve gıda güvenliği bunlardan biridir. İklim değişikliği ve çevre politikaları bunlardan biridir. Şehirlerimizin geleceği bunlardan biridir. Çünkü büyük bir deprem meydana geldiğinde enkazın altında insanların siyasi görüşü sorulmaz. Sel geldiğinde hangi partiye oy verdiğimiz önemli değildir. Kuraklık yaşandığında suyun hangi siyasi görüşe ait olduğu tartışılmaz. Bazı meseleler siyasetin konusu olabilir; fakat sonuçları bütün ülkenin ortak geleceğini ilgilendirir.
Bu nedenle Türkiye’nin temel meselelerinde mümkün olduğunca bilimsel veriye dayanan, kurumlar arasında devamlılığı bulunan ve yönetimler değişse dahi ana hedeflerini koruyabilen uzun vadeli politikalar oluşturmalıyız.
Gelecek birlikte inşa edilmeli
Türkiye büyük bir ülkedir. Genç nüfusu, üniversiteleri, mühendisleri, bilim insanları, girişimcileri, kamu tecrübesi ve üretim kapasitesiyle çok önemli bir potansiyele sahiptir. Mesele bu potansiyeli ortak bir gelecek vizyonu etrafında harekete geçirebilmektir. Sorunlarımızı konuşmaktan korkmamalıyız. Fakat yalnızca sorunları konuşan bir toplum da olmamalıyız.
Eleştirinin yanına çözümü, çözümün yanına bilimi, bilimin yanına uygulamayı ve uygulamanın yanına ölçülebilir sonucu koymalıyız. Ben buna proaktif devlet ve toplum yaklaşımı diyorum. Afet meydana gelmeden riskini azaltan, ekonomik problem büyümeden tedbir geliştiren, şehirlerini yüz yıllık perspektifle planlayan, çocuklarını geleceğin dünyasına hazırlayan ve kurumsal hafızasını koruyan bir Türkiye… Geleceğe güvenle bakabilmenin yolu yalnızca bugünün sorunlarını çözmekten değil, yarının sorunlarını bugünden görebilecek sistemler kurmaktan geçmektedir.

Türkiye’nin ihtiyacı günü kurtaran geçici çözümler değil; bilime, eğitime, liyakate, hukuka, kurumsallığa ve uzun vadeli planlamaya dayanan güçlü bir dönüşüm iradesidir. Çünkü gerçek reform, yalnızca bugünü değiştiren değil, gelecek nesillerin hayatını daha güvenli, daha öngörülebilir ve daha yaşanabilir hâle getiren reformdur.