Türkiye'deki son gelişmeler Hollanda modelinin tartışılması
Türkiye'de belediyeler uzun zamandır yalnızca asfalt, imar, ulaşım, temizlik ve sosyal hizmetlerin konuşulduğu idari kurumlar olmaktan çıktı. Belediye başkanları artık yerel siyasetin ötesinde, ülkenin genel siyasi tartışmasının da merkezinde.
Son dönemde bazı belediye başkanları hakkında yürütülen soruşturmalar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar bu tartışmayı daha da görünür kılmaktadır.
Burada hukuki süreçlerin sonucunu peşinen tartışmak yerine daha temel bir soruya bakmak gerekiyor:
Türkiye'de belediye başkanlığı makamının kendisini yeniden düşünmenin zamanı geldi mi?
Bu soruya cevap ararken Avrupa'nın farklı üniter devletlerindeki belediye modellerine bakmak yararlı olabilir. Hollanda, Belçika ve Lüksemburg gibi ülkelerin uygulamalarından hareketle özellikle Hollanda modeli ile Türkiye'nin karşılaştırılması, tartışmaya farklı bir perspektif kazandırabilir.
Başkan sandıktan çıkmıyor
Türkiye'de belediye başkanını seçmek için sandığa gittiğimizde oy pusulasında doğrudan bir başkan seçiyoruz.
Hollanda'da ise Hollanda vatandaşları belediye meclisini doğrudan seçiyor. Belediye başkanları içişleri bakanının onayı ile kral tarafından atanıyor. Yani belediye başkanı doğrudan halk tarafından seçilmiyor.
Görev süresi altı yıl ve yeniden atanmanın önünde dönem sınırı bulunmuyor.
Hollanda belediye başkanı belediye meclisinin toplantılarına başkanlık ediyor ancak meclisin üyesi değil ve oy kullanamıyor. Aynı zamanda belediye yürütme kuruluna başkanlık ediyor.
İlk bakışta bu sistem Türkiye'den oldukça uzak görünüyor.
Fakat mesele biraz daha derin.
Çünkü Hollanda'da belediye başkanı yalnızca belediye başkanı değildir. Aynı zamanda afet ve kriz yönetimi, polis ve itfaiye gibi kamu düzeni ve güvenliği gibi temel sorumlulukları bulunmaktadır.
Hollanda’da başkanın başka bir kimliği var. Sadece seçim kazanmış bir siyasi aktör değil, aynı zamanda yerel yönetim ile devlet arasında kurumsal bir köprüdür.
Asıl mesele, belediye başkanının siyasi ve idari konumunun nasıl tasarlandığı ile ilgili olmaktadır.
Türkiye'deki problem tam da burada başlıyor
Türkiye'de belediye başkanı doğrudan halk tarafından seçiliyor.
Bu modelin çok güçlü bir tarafı var:
Demokratik meşruiyet doğrudan seçmenden geliyor.
Başkan, “Beni halk seçti” diyebiliyor.
Fakat aynı güçlü meşruiyet, başkan hakkında bir soruşturma veya kovuşturma yürütüldüğünde veya başka bir siyasi partiye katıldığında yeni bir soruyu da beraberinde getiriyor:
Seçilmiş bir belediye başkanının görevden uzaklaştırılması veya bir başka partiye geçmesi durumunda sandığın iradesi ne olacak?
İşte tartışmanın en zor noktası burası, çünkü iki ayrı ilke aynı anda korunmak zorundadır.
Bir tarafta seçmenin iradesi var. Diğer tarafta kamu hizmetinin sürekliliği, hukukun uygulanması ve kamu görevinin kötüye kullanılmasını önlemeye yönelik denetim mekanizmaları var.
Türkiye'de mevcut hukuk düzeni belirli şartlarda belediye başkanlarının geçici olarak görevden uzaklaştırılmasına veya parti değiştirmesine imkân veriyor.
Bu kararların hukuka uygunluğu veya ilgili kişilerin sorumluluğu ve suçluluğu ise ayrı yargısal süreçlerin konusudur.
Tam da bu nedenle mesele kişilerden bağımsız olarak tartışılmalı.
Hollanda modeli bize ne söylüyor?
Hollanda'nın bize söylediği ilk şey şu: Belediye başkanı olmak ile doğrudan halk tarafından seçilmek aynı şey değildir.
İkinci söylediği ise daha önemli: Yerel demokrasi yalnızca belediye başkanının seçilmesinden ibaret değildir.
Hollanda'da doğrudan seçilmiş güçlü bir belediye meclisi var. Meclis belediye yürütmesini denetliyor. Belediye başkanı ise meclisin üyesi değil.
Bu tasarı, yerel yönetim içinde bir tür kuvvetler ayrılığı oluşturuyor.
Belediye meclisi siyasi temsil ve karar organı, Belediye başkanı yürütme organının başı durumdadır. Ayrıca Belediye başkanlığı bu yapının içinde, aynı zamanda kamu düzeni ve güvenliğinden sorumlu özel bir makam olmaktadır.
Hollanda da belediye meclisinin doğrudan seçildiği ve belediye yürütmesini denetlediği görülmektedir. Türkiye'de ise belediye başkanı ile belediye meclisi aynı seçim atmosferinin içinde, farklı yetki ve sorumluluklarla hibrit bir model olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu yapının yeniden tasarlanması neden mümkün olmasın?
Asıl mesele başkanın kim olduğu değil, makamın nasıl tasarlandığı
Türkiye'de belediye tartışmaları kişiler üzerinden yürütülmektedir. Oysa kalıcı olan kişiler değil, kurumlardır.
Bugün bir partinin belediye başkanı hakkında tartışıyoruz. Yarın başka bir partinin belediye başkanı hakkında aynı tartışma yaşanabilir.
Bugünün siyasi çoğunluğu yarının siyasi azınlığı olabilir.
İşte hukuk ve anayasa tam da bu nedenle kişiler için değil, herkes için tasarlanır.
Dolayısıyla bugün tartışılan: “Bu belediye başkanı haklı mı, haksız mı?” konusu yerine yeni bir yönetim tasarımı konusunda düşünmek ve fikir üretmek daha gerçekçi olacaktır.