Banker, banka, fon...
“Kolay yoldan para kazanma.
Emek harcamadan güç ve para sahibi olma.
Güç ne olursa olsun ona sahip olma.
Üretici güçlere ve üretene sahip olma el koyma.
Daha başka var mı?
Var neden olmasın!
Yurt dışı özellikli dini toplulukların vakıf, hayır ya da faizsiz yatırım, katılım paylı ya da her neyse gelir getirici adıyla para toplanmakta. Teminat yok, senet yok, alındığına dair imzalı mühürlü belge yok ama para verenlerin adları yazılı kâğıt var ve para toplanmakta. Paralar eski bir ambalaj kutusu içine toplanmakta. Para verenlerin listesi kimde? Kime gitti? Kim teslim aldı?” Yıllar önce bir yazımın ön başlığı olarak yazıp kenara koymuştum geçen gün gözüme ilişti sonu bugüneymiş.
Kimine göre gelişmekte, kimine göre ise gelişmiş(!)olan aslında yöneticilerin dediği gibi bölgesel bağlamda BOB eş başkanlığı görevi verilen bir ülke. Kurulu sistemin hangi çeperinde olursa olsun “sorun” yani temel çelişki üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin bireysel karakteri arasında yatmakta. Ekonomik ve toplumsal temelde yönetim mekanizması bu “sorunu” (çelişkiyi) yani hastalığı bünyesinde var olduğu sürece taşıyacak. Sistem bundan beslenirken geçici (palyatif) tedbirlerle iyileştirme ya da gündemi değiştirmeye çalışacak.
Sistem dün askeri işgal ile sorunu geçici olarak ötelerken günümüzde işgal ya da bölgesel savaşlar ile “sorun” daha da vahim bir duruma gelmekte. Ülkemizde 1980’lerin tonton başbakanı “bir koyup on alacağız” mantığı vardı unutulacak değil. Hala bir koyup on alma mantığı devam ederken 1950’lerde NATO'ya girmek için Kore'ye asker göndermek gibi bazı ittifaklar yapılmakta. Neden bunu yaparlar, çünkü devletin parası kendisinin değil yurttaşın, çıkan savaşta yurttaşın çocuğu ölecek ve sakat kalacak kendisin ki değil.
Kolay yoldan para kazanma zengin olma hayali hiç bitmez. Buna zemin hazırlayan sistemin temel hastalığı olmakta. “Fırsatı kaçırma korkusu” (fear of missing out) FOMO günümüzde bir hastalık halini almış. “Herkes kazanıyor zevki sefa içinde hem de kısa zamanda bende kazanmalıyım”, “büyük düşünmeliyim” sorgusuz kolaycılık mantığı ağır basmakta. “Aklı evvel” şahıslar “birilerinin” büyük paralar kazanıyor” görüntüsüne kapıldığı bir gerçek. Kulaktan dolma bilgilerle bir koyup on, yüz ya da bin almak, emek harcamadan mülkiyete sahip olma hayali gerçek yaşamı perdeleyip mantıklı düşünmemeye sevk etmekte.
Kapitalist üretim ilişkilerinin günümüzdeki geldiği durum ve 1990’lı yıllarda Sosyalist Halk Cumhuriyeti İnşa sürecindeki ülkelerin yaşadığı acı bir gerçek. İnşa süreci tamamlanmadan duvarlar yıkıldı. Bu durum birey ve topluma travma yaşattı. O ülkelerde “kurulu sistemin” şu ya da bu biçimdeki yönetim biçimlerine büründü.
Sistemin ekonomik ve politik bunalımın sürekliliği, gelirin eşit dağıtılmadığı, aradaki mesafenin giderek büyüdüğü, alt gelir grubunun daha da çoğaldığı toplumsal gerçek olduğu alenen görülmekte. İşte bu toplumsal durumda birçok birey “fırsatı kaçırma korkusu” (FOMO) içine girdi.
Ülke de dünden bugüne yaşanan Banker, Banka ve Fon Krizi sistemin kronik hastalığının göstergesidir. Yüksek faizle para toplamak ya da vermek enflasyonist bir politikanın ürünüdür. Yurttaş parasının değerini korumak ya da kıymetlenecek mala yatırım yapmak için riski yüksek yerlere yatırım yapmaya başlar. 24 Ocak Ekonomik Kararları ve ardından 12 Eylül Askeri faşist darbesi ekonomik boşlukları artırdı. İşte bu boşluktan birileri ortaya çıktı Bankerler.
Bankalardan yüksek faiz veren Bankerler ortada görünmeye başladı. Bankerlerin yüksek faizleri yurttaşı cezbetti. Parasını yatıran bir süre sonra çekmeye başlayınca ödeme sıkıntısı baş gösterdi. Senetle para topladığından devlet güvencesi olmayınca Bankerler iflas bayrağı çekti. Krizin mali boyutu büyüktü, bir süre sonra devlet bunları denetime almak için “borsa” kurumunu kurdu.
Bankalar topladığı paranın belli bir yüzdesini nakit olarak elinde tutmak zorunda diğerini yüksek faizle ihtiyacı/sıkışana satmakta. Sistem “kazan kazan” olduğundan birileri çok birileri az kazanmakta, aracılarda (banka ve banker gibi kurumlar) paylarını almakta. Hatta birçok şirket finans kurumu kurarak topladığı mevduatları kendi şirketlerinde kullandırmış. Daha fazla kar ve kazanma hırsı riskli işlere girme sonunu görememe doyumsuzluğun göstergesi ve krizle karşılaşma. Ne kadar devlet güvencesi olsa da banka krizi yaşandı.
Son günlerde yaşanan “fon” krizi bir öncekiler gibi yüksek faiz temelli olmakla birlikte sistemin açıklarından yararlanan finans kuruluşlarının dengesiz büyümelerinden kaynaklanmakta. Bu kuruluşların başında ya da yönetiminde olanlar toplanan mevduatı genellikle kendi şirket ve ortaklarına kullandırmayı amaçlar. Mevduat dönemsel olduğundan geri ödeme dönemi geldiğinde karşılayamama durumu olur. Mevduat karşılığı güvencesi olmayan havası kaçan balon gibi hızla geriye düşmeye başlar nerede duracağı belli olmaz. Bir şirket ya da belli büyüklükteki bayi üretici ana firmaya ödemesi gelmiş parayı ödemeyip müşteriye de malı teslim etmeyince gerçek ortaya çıkıyor.
Örneğin büyük bir mobilya firması (K.) dört bayilik verdiği(S) firma nedeniyle büyük bir mağdur kitlesiyle karşılaştı. (S.) Firma hem ödeme yapmayıp hem de müşterilerden talep almakta. Burada (K) firma kandırılırken gerçek müşteriye malları teslim edilmemekte. Bir de üstüne üstlük (S) firma iflas ettim demekte. (S) firma hem müşteriyi kandırmakta hem de üreticiye ödeme yapmamakta. Peki, toplanan para nerede?
(S)firma şirketinin diğer işlerine bunu aktararak kullanırken, konkordato ilan ettiğinden hem üretici firmayı hem de sipariş aldığı yurttaşı mağdur etmekte. Topladığı parayı başka işe yatırdığından nakde çevirmek ve alacaklılarına vermek için nakit para yoktur. Müşteri ya da yatırımcı parasını almayınca sonuç hukuki temelde dolandırıcılıktır. Para değerini yitirirken alacağınız malda ne zaman nasıl ve ne biçimde verileceği belirsizdir.
Ülkemizde yaşanan banker, banka, fon gibi krizler sistemin boşluğu yani denetim eksikliğinden kaynaklanmakta denilse de sistemin kendi varlığı bunu yaratmaya devam edecektir.
Ülkede tarım, hayvancılık başta olmak üzere üretim düzeyi düşmekte. Devlet “destek” veriyoruz dese de dış alım kotaları sıfırlanarak birilerine yol verirken üretici üretememe durumuna geldi. Temel girdiler akaryakıt, tohum ve ilaç alabildiğine zamlanırken “devlet desteği” güdük kalmakta. En önemli ihraç malzememiz “emek” yani “insan” bugünlerde tekrar gündeme geldi. Nazım'ın Kore’de ölen askerlerimiz için yazdığı “23 sentlik askere dair” şiirini anımsayalım.
Evet, en iyi ihraç malzememiz şimdi bir tek o kaldı. Dün banker ve banka dediler bugün fon karşımıza çıktı, kurulu sistem kendi hatası ve hastalıklarını ne kadar örtbas etse de ayakları yorganın dışında yani mızrak çuvala hala sığmıyor.